5 Oca 2010

Avatar: Sinemada Devrim?


Bu filmle ilgili bir şeyler karalamak için bu kadar geç kaldığıma hala inanamıyorum ama IMAX'in ülkeye tek kopya gelmesi ve tam filmin geldiği zamana denk gelen İstanbul seyahati ilk olarak IMAX'te izleme eğilimini doğurdu bende ve açılışı biraz geç de olsa öyle yaptım.. Ankara'ya dönüş sonrasında bir de Real D'de izleyip aradaki farkı test etme sonucu olarak IMAX'i beklemenin filme gitmeden önce yapılan eleştirileri doğrularcasına yanlış bir seçim olduğunu gördüm ama pişman değilim.. Real D'de filmin renkleri kesinlikle çok daha canlı öncelikle.. Zaten siyah 3D gözlükleriyle görsellik uğruna filmin renklerini zaruri bir şekilde soluklaştırıyoruz, üzerine ülkeye gelen IMAX kopyası da normale göre daha karanlık ve cansız olunca ortaya çıkan durum pek hoş olmuyor.. İlk günlerdeki seanslarda ortaya çıkan IMAX'teki altyazının 3D olarak değil de 2 boyutlu hazırlanması sonucu insanları çok rahatsız etmesi problemini de düzeltmişler, ben izlediğimde yazılar güzeldi fakat Real D'de izleyince düzeltilmiş halinin bile yalan olduğunu görüyorsunuz.. IMAX'in tek avantajı olan büyüklüğe gelince, biraz daha geniş bir çerçeve sunduğu muhakkak ama 3 boyut nedeniyle perdenin daha öne gelip biraz daha küçülmesi ve Real D'de yer bulamama sıkıntısıyla biraz önlerden izlemem sonrasında çok net bir büyüklük farkı göremedim.. Yine 3 boyutun derinliğinde de arada net bir fark yok ama hangisini daha öne koyarsın perspektif yönünden derseniz cevabım yine Real D olur.. Sonuç olarak IMAX deneyimi maalesef bekleneni veremiyor, James Cameron "Ben bu filmi IMAX için çektim kardeşlerim." derken ülkeye tek ve böylesine kötü bir kopyanın gelmesi ise Türk sinemacılığı adına (salon işletmeciliği yönünden) büyük bir fiyasko oluyor..


Filme geçiyorum.. Senaryonun derinliği yok, hikaye de daha önce çekilmiş birçok eserden tanıdık ve klişelerle dolu tekrarına girecek değilim.. Günün sinema eleştirisinde "çok klişe" kullanımı bile bu kadar klişe olmuşken artık bu cümleleri tekrarlamak istemiyorum.. Zaten filme giderken de az çok böyle bir hikaye akışıyla karşılaşacağımı biliyordum.. Steven Soderbergh'in film setini ziyaret ettikten sonra kurduğu cümlelerin birebir yansımasını gördüm ben perdede.. Bir filmin %70'ini CGI çekip insan boyunun 1.5-2 katına yakın mavi yaratıklarla dolu bir film ortaya koyuyor ve 3 saat boyunca her sahnede bu yaratıkların yaşadığına inandırabiliyorsan beni bu iş kendi adıma bitmiştir, başlı başına da bir devrimdir bu.. 10 küsur yıl boyunca bu projeyle uğraşmak, film uğruna dilbilimcilerle kafa kafaya verip ortaya yeni bir lisan çıkarmak, uğruna sinema teknolojisinin gelişimine katkıda bulunmayı geçtim, tamamına yakını özel efekt ve animasyondan oluşan bir filmi tek bir karede, tek bir planda bile gerçekçilikten koparmamak, bu kadar mübalağalı tasarlanmış Pandora ormanlarını yaşayan bir organizma olarak göstermek filmin müthiş başarısının altında yatan gerçektir ve 500 milyon dolar harcandı, elbette yapılacak kolaycılığıyla hiçbir şekilde açıklanamaz.. Zira James Cameron böyle efsane bir adamdır, en basit hikayelerden bile kült filmler, başyapıtlar çıkarmasıyla nam salmıştır.. Bu nedenle dünya sinemasının en müthiş efekt kullanıcısıdır, an itibarıyla en iyi aksiyon-bilim kurgu yönetmenidir.. Filmden önce helikopter içindeki Michelle Rodriguez'in bir karesini görmüştüm ve altında bu fotoğrafın %100 CGI'la oluşturulan bir kareden çekildiği yazıyordu.. Filmin nasıl manyakça bir şekilde geldiğine delalet eden bir numaralı kanıttı bu.. Filmde Michelle Rodriguez'in helikopter sahnelerine özellikle dikkat ettim.. O fotoğrafı doğrulama şansına filmi izledikten sonra sahip olamadım ama eğer gerçekse bu iş burada bitmiştir.. İnsanlı sahneleri dışarıda bırakıyorum, fazla spoil etmeden iki Na'vi'nin öpüştüğü sahneye odaklanmak bile ortaya çıkan manyaklık için yeterlidir benim gözümde.. İki mavi yaratığın öpüşmesinde dudaklarda oluşan yumuşaklığı ve bileşimi bile bütün ayrıntılarıyla üç boyutlu bir şekilde gözler önüne getiren Cameron'ın önünde eğilmek istiyorum..


Filmi birkaç yıldır beklememe rağmen ilk postu 6 ay önce yazmış ve bir kullanıcıdan karşıt fikir almıştım.. Sağolsun postu da yorumlarla güncellemeyi sürdürdü.. James Cameron'un George Lucas ve Steven Spielberg gibi adamları hayatı boyunca kıskandığı ve Star Wars, LOTR ve Matrix serileri gibi başyapıtları ortaya koyamadığı için denemeler içinde olduğuna dair bir eleştiri geldi.. Öncelikle bunu cevaplarken "masterpiece" (başyapıt) kavramının içini açmakta fayda var.. Başyapıt janr içinde değerlendirilirse önem kazanır, yoksa her sinemacının kendisi adına bir başyapıtı vardır.. Bunlar da önemlidir fakat türü değiştirip geliştiren eserler bu kavramı daha çok hak eder bana kalırsa.. Matrix modern klasiktir ve başyapıttır, doğrudur.. Star Wars efsanesi de öyledir, hem janr içinde, hem de Lucas'ın kendi adına başyapıtıdır.. Zaten yönetmenlik adına Star Wars'a takılıp kalmış, bunca sene başka üretim yapamamıştır.. Yazarlığına ve prodüktörlüğüne ne kadar saygı duyulsa azdır tabii.. LOTR için aynı şeyi söyleyemem, PJ'in başyapıtı özelliğini kesinlikle alır ama türe yeni bir yorum getirmez.. Fantezi edebiyatından uyarlanmasıyla bu alanda değerlendirilirse belki.. Mükemmel bir üçlemedir, Peter Jackson'un yorum gücüne ve sinemasal hünerlerine şapka çıkartılır, LOTR'a aşık olan biri olarak sinemada ağlatır da fakat diğer yandan değerlendirilince sadece mükemmel bir seridir, sinemaya fazla bir şey katmamıştır.. James Cameron'a gelelim, ortaya çıkardığı iki filmlik Terminator serisi, özellikle ikinci film bilim-kurgu aksiyonunun hala dünyadaki en klas örneğidir bence, ve yine bence 3 Matrix filmini toplasanız T2'deki olgunluğu elde edemezsiniz.. Türün başyapıtının sözlük karşılığıdır.. Jonathan Mostow tarafından tekrara gidilip McG kifayetsizinin elinde mükemmel Terminator evreninin şebek edilmesi ise JC'nin suçu değildir.. Özellikle ilk iki filmde, hatta üçüncü filmde de devam ettirilen paralel evrenler üzerine sunulan teorilerr, hala birçok kişinin zaman yönünden gidişatı anlayamadığına inandığım, binbir yazı okunarak ancak kavranan özelliğiyle sadece aksiyon ve efekt anlamında değil, türün her anlamında 20 sene önce devrim yapmış ve hala aşılmaya çalışılan bir eşik yaratmıştır.. Benim için Star Wars'tan da, Matrix'lerden de, LOTR'lardan da daha değerli bir sinema eseridir ama elbette bu tamamen subjektif bir değerlendirmedir..


Avatar'ın kesin bir sona bağlanmaması ikinci filmin JC'nin de aklında olduğu gibi geleceğinin habercisi.. Cameron T2 ve Aliens'la gösterdiği gibi devam filmlerinin de en klas adamlarından biridir dünyada.. Bu anlamda eğer ikinci film gelirse bundan daha iyi bir eser olacağına inancım bugünden vardır benim.. Muhabbeti sonlandırırken sevgili Orkun Çolakoğlu'na IMAX deneyimini yaşamamızdaki katkılarından dolayı teşekkür eder, film çıkışındaki cümlelerinden birini buraya koymak isterim: "Artık Maskeli Beşler'i de 3 boyutlu çeksinler, yoksa bu ülkede sinemacılık biter."

Filmden çıktığımda aklımda olan şey ise kendi adıma tekti.. Bir gün Spider-Man'i de 3D şekilde, gökdelenler arasında ağlarıyla dolaşırken izleyebilmek.. James Cameron'un Sam Raimi'den önce Spider-Man serisine talip olup yazdığı ilk senaryoda Spidey'ye araba kullandırması ise ilginç bir ayrıntı olmakla beraber kendi dingilliğidir ve iyi ki gelmemiş dedirtir.. Süper beyinler de bazen cozutabiliyor tabii..

Saygılar James abi..

3 YORUM:

Bob Cohen dedi ki...

JC'nin Avatar ile sinemada teknik anlamda çok büyük bir devrim yaptığı konusunda hemfikirim. Ama burada bir Terminator evreninin insanı müptelası yapan derinliği yok. JC'nin Terminator'ü bu teknoloji ile çektiğini düşünmek bile insanı acaip yapıyor.

alengir dedi ki...

Filmi izlediğim andan itibaren çekim planları 3 boyuta göre incelikle düşünülmüş bir Spiderman filmini arzuladım,böyle Spiderman beyaz perdede bana doğru geleydi,geçeydim önüne,açeydım kollerimi iki yana,diyeydim gitme

di canio dedi ki...

abartılmış bir film kesinlikle konu olarak sıradan bir amerikan kahramanlık senaryosu keşke 3 boyutta devrim yaparken harcadıkları süre içinde birileride filmin senaryosunu güçlendirseydi diyorum

Blogger tarafından desteklenmektedir.