10 Haz 2014

Bir kez daha başarabilecekler mi?


Euro 2012'de birçoğuna göre beklenmedik olan başarı sonrasında 2014 Dünya Kupası, İtalya için yine underdog girilen bir turnuva. İki yıl önce kazanılan başarının tekrarlanmaması için görünürde sebep yok fakat özellikle takımın iki yıldan beri süregelen sistemi için kritik bir role sahip olan Riccardo Montolivo'nun İrlanda maçında sakatlanmasıyla birlikte Claudio Prandelli'nin kafası biraz karışmış olabilir.

İtalya'yı kendisinden kadro profili yönünden çok daha üstün olan takımlardan farklılaştıran özelliği başında Prandelli'nin bulunuyor olması. Eğitimini milli takımın antrenman yeri de olan dünyanın en iyi futbol akademisi Coverciano'da alan Prandelli, bu okulun büyük hocalara kazandırdığı tüm özellikleri haiz bir teknik adam. 4-4-2'yi zirveye koyması, İtalyan teknik adamların ezbere eleştirildiği savunma futbolundan ziyade daha aktif bir oyun yapısını en yukarıya koyması ve bu eleştirilere neden olan pragmatist, sistemiyle mantalitesini maçtan maça olabildiğince esnekleştirebilen yapısıyla futbol puristliği içine girmemesi onu özellikle milli takımdaki seleflerinden farklı bir noktaya koydu. Euro 2012 öncesinde Andrea Pirlo, Daniele De Rossi, Claudio Marchisio, Thiago Motta ve Riccardo Montolivo'dan oluşan beşlisine dair "Bizim en iyi bölgemiz orta saha ve nerede güçlüysek bunun üzerine gitmemiz gerekiyor" diyerek üst düzeyde şu an için oynaması pek de kolay olmayan bir sistemi kaliteli orta sahalarından feragat etmeyerek bulan Prandelli, İtalya için başarılı yolunu da açmış oldu. 2012 yazında İspanya'yı durdurma adına daha geniş alanda oynama şansını veren üçlü defansı ilk maçta tercih etmesi ve çok iyi futbol sonrasında ikinci maçta da aynı sistemi kullanması onun aklında ilk tercihim 4-4-2 olduğu gerçeğini değiştirmiyordu ve turnuva da üçüncü maçla gelen dört merkez orta sahalı dörtlü defansla birlikte bitti.

       Italya - Football tactics and formations
                           

Fakat Riccardo Montolivo'nun sakatlanarak kadrodan çıkması işleri değiştirebilir. Prandelli'nin en başından beri sistem haznesine bulunan 4-3-3 ve 3-5-2'yi de bir anda birincil olasılıklar içine alan şanssızlık sonrasında İtalyan teknik adamın nasıl bir tercih yapacağı merak konusu. 4-4-2'ye göre şu an için çok daha genel geçer bir diziliş olan 4-3-3'ü Euro 2012 sonrasında ilk sıraya koyan Prandelli'nin 2013 Konfederasyon Kupası'nda bu şekilde mücadele etmesi Dünya Kupası'na ciddi bir hazırlıktı. Fakat hoca, turnuvada gösterilen başarıya rağmen bundan fazla etkilenmişe benzemiyordu. Hem turnuvanın hemen sonrasında, hem de Dünya Kupası yaklaşırken yaptığı tüm açıklamalarda kalitelerinin 4-3-3 için yeterli olmadığını ve bunu oynamaya pek uygun olmadıklarını söyledi. Bunun iki nedeni var. Bunlardan ilki Andrea Pirlo'nun muhtemel onbirdeki tek yaratıcı oyuncu olarak savunma önünde yani oldukça derinde kalmasının ön alandaki üretkenliği bir hayli etkilemesi. Juventus'un da Avrupa'daki başarısızlığının temelinde olan bu konu hem Conte'ye, hem de Prandelli'ye problem çıkarıyor. İkinci problemse Pirlo'nun artık 35 yaşına gelmesi ve karşısında fizikli oyuncular görünce mücadele dozajının bir hayli düşük kalması. Artık üçlü orta sahalarda bir oyuncunun yaptığı kaçağın bile takım yapısını fazlasıyla etkilediği ortamda Andrea Pirlo'nun düşüş gösteren fizik performansı merkezi sağlam takımlara karşı orta saha savaşının kaybedilmesine neden olabiliyor. Bunu Juventus'ta üçlü savunmayla, yani arkaya atılan fazladan bir adamla çözen Conte'nin yanında Prandelli için eldeki kenar oyuncuları nedeniyle iş biraz daha zor görünüyor.

Italya - Football tactics and formations
                                 

Üçlü defans Prandelli için hiçbir zaman ilk tercih olmadı. Her zaman rakibe göre oynadıklarını dile getiren Prandelli için özellikle geniş alanda oynayan takımlara karşı daha geniş savunma yapabilmek adına tercih edilen üçlü defansın bir başka nedeni de Juventus'un yapısını milli takıma enjekte etme çabası olarak okunabilir. Bunu 4-4-2 ya da 4-3-3 oynarken de yapan Prandelli, ülkenin en başarılı kulüp takımının anengini kullanarak ekip olmakta zorlanan birçok milli takıma karşı avantaj elde ediyor.

Hocanın önünde şu anda 2.5 tercih var. Favori 4-4-2, plase 4-3-3, sürpriz 3-5-2. 4-4-2'de forvet arkası rolünde kimin kullanılacağı birincil problem. Bu sezon Fiorentina'da iyi performans gösteren ve geri dönmüş görünen Alberto Aquilani önemli adaylardan biri. Prandelli'nin "Sürekli Andrea Pirlo'yla karşılaştırılıyor ama onun çok daha farklı özellikleri var ve bunların üzerine gitmeli. Savunma önü onun için tek hedef olmamalı" dediği Marco Verratti yine hocanın ön alandaki opsiyonları içinde görünüyor. Mario Balotelli'nin partnerinin kim olacağıysa Euro 2012'de orta saha ve Balotelli arasındaki geçiş konusunda müthiş işler çıkaran, bu sezonun da Serie A'daki en iyi oyuncularından biri olan Antonio Cassano'yla bu rol için biçilmiş kaftan olan Alessio Cerci arasında geçecek savaşta ortaya çıkabilir. Giampiero Ventura'nın 3-5-2'sinde ligin en iyi merkez forvetlerinden, İtalya için de onbir adayları arasında bulunan Ciro Immobile'yi gezgin forvet rolüyle müthiş tamamlayan Cerci, hem 4-3-3, hem de 4-4-2 ve 3-5-2 için Prandelli'nin önüne çok önemli bir joker kartı koyuyor.

Takımın savunma hattı da çok belirgin değil. Barzagli, Bonucci, Chiellini ve Paletta'dan oluşan stoper rotasyonu fazlasıyla kuvvetli fakat bu sezonu sakat geçiren Balzaretti'yle birlikte sezonun sonu iki ayında geçirdiği ameliyat nedeniyle oynayamayan ve futbola döndükten sonra Prandelli tarafından yeterli bulunmayan Maggio'nun yokluğu savunma kenarı için önemli sıkıntı. De Sciglio'yla birlikte Chiellini'nin sol beki götürmesi muhtemel fakat bu sezon Torino'nun en istikrarlı oyuncusu olan Matteo Darmian'la birlikte Ignazio Abate'nin sağ bek performansları takım savunması adına belirleyici olarak. Buradaki standart ne kadar erken yakalanırsa İtalya'nın başarı ihtimali o kadar artar.

Üç Dünya Kupası sahibini barındıran zor grup sonrası İtalya için turnuva erken bitebilir. Zira tüm sorunlarına rağmen son zamanların en iyi kadrosuyla gelen İngiltere ve güçlü Uruguay'a karşı direkt gruptan çıkabilmek için futbolun zirvesinde olmak gerekiyor ve İtalya şu anda orada değil. Fakat kulüp ruhuna sahip, turnuvanın en yetenekli hocalarından biriyle birlikte ön alanda fazla sayıda opsiyonla Brezilya'ya gelen İtalya'nın bir final daha çıkarması da çok sürpriz sayılmamalı. Yine topu isteyen, aktif, yeri geldiğinde arkadaki sağlam savunma hattıyla kalesini en iyiler gibi savunabilen yapısıyla İtalya, Euro 2012'deki gibi muhtemelen turnuvanın en keyif veren takımlarından biri olacak. Mario Balotelli bu kez yalnız değil ve Prandelli acil durumlarda imdat çekici olarak Dortmund'un yeni golcüsü Ciro Immobile'ye sahip.



6 Haz 2014

2014 Brezilya


Turnuvanın henüz başları. İtalya grup aşamasında oynuyor ve gruptaki ya ilk, ya da ikinci maçları. Haziran'ın ortası olmamış, dolayısıyla daha okullar kapanmamış, belki de kapanalı sadece birkaç gün olmuş. Benim için yazların en güzel zamanları olan yazlık günleri de henüz başlamamış. Evde akşam misafirler var ve hep birlikte İtalya'nın maçı izleniyor. Derken maçın ikinci yarısında kenarda saçının ön tarafları epey dökülmüş, en az 32-33 yaşında gösteren bir oyuncu beliriyor. Mavi İtalya forması net bir şekilde ıslak ve ortaları koyulaşmış durumda. Televizyonun dibinde maçı izlerken arkada babamdan hemen klasik bir ebeveyn futbol yorumu yükseliyor: "Ya adamlara bak, oyuna girecek olan bile terli. Bizim topçularda bu disiplin nerdee?". Evin diğer büyüklerinden onaylama sesleri. Üzerine benden iç ses geliyor: "Haklılar ya, orada futbol başka". 8 yaşındaki aklımla futbola dair bildiğim şeyler büyüklerimden duyduklarımdan ibaret. Büyük bir turnuvaya dair hatırladığım en eski sahneyse bu. Oyuncunun adı Salvatore Schillaci. İtalya'nın vasat üstü forvet oyuncularından biri. Fakat 6 golle 1990 İtalya'da yarı final oynayan Azzurri'de turnuvanın gol kralı olmayı başardı. Zaten sonrasında da pek bir şey yapamadı. Yarı finalde bu kez misafirlikte yine topluca izlenen maçta Arjantin karşısında elenen İtalya turnuvayı final oynayamadan bitirdi. O gün penaltılarla yarı finali kaybettikten sonra 8 yaşındayken gözyaşlarıyla ortalığı velveleye veren bir çocuktum ve turnuvadan aklımda kalan ikinci sahne de İtalya elendi diye avazı çıktığı kadar bağıran bir çocuğa uzaylı gibi bakan komşulara dair bir an.

Kaset 4 yıl ileri sarıldığında her şey daha farklıydı. Futbola dair bilinçlenme artmış ve kupa çok daha büyük bir heyecanla beklenir olmuştu. Yine Seferihisar'da bu kez İtalya sevgisine ablamın Nicola Berti sevdasıyla eklenen fazladan bir taraftar da var. Zamanın peder beyleri Pele, Garrincha, ve Zico'nun iyi zamanlarına tanık olan yaşlılar oldukları için her yerde Brezilya en önde. Onu bitmeye yüz tutmuş efsanesiyle Maradona'nın Arjantin'i takip ediyor. İtalya'yı seven bulmak pek kolay değil. Nicola Berti'nin yakışıklılığı nedeniyle saflara kattığım ablam nedeniyle mutluyum. 1990'da oyuna sonradan girerek formayı alan Roberto Baggio'nun kim olduğundan çok daha net haberdarım. Benim için oyuncuların şahı ve İtalya'yla birlikte ablamın aksine benim beklediğim oyuncu o. Baggio'nun turnuvayı birbirine katarak tek başına takım olmanın benim için ilk örneğini sergileyeceğinden o an için elbette haberdar değilim. Ayrıntılarını çok daha iyi hatırladığım bir turnuva. İtalya'yı muhtemelen Türkiye orada olsa destekleyemeyeceğim arzuyla izliyorum ama bir şeyler yanlış gidiyor. O zaman için oyun yapılarına dair kafada beliren bir şekil yok. İyi ya da kötü futbol var ve İtalya ziyadesiyle kötü futbol oynayan bir takım. Roberto Baggio'nun oynadığı İtalya'nın rakiplerini ezerek yenmesi gerekiyor ama buna yaklaşabilen bir takım bile göremiyorum. Takımın beyaz saçlı, tecrübeli görüntüye sahip teknik direktörüyle ilgili iyi şeyler düşünmüyorum. Baggio'su olan bir takım çok daha iyi oynamalı. Dolayısıyla benim için pek iyi bir teknik direktör değil. Vasat takımların arasında zar zor geçilen grup aşaması en iyi üçüncüler kontenjanıyla birlikte son 16'ya kalan İtalya'yı ortaya çıkarıyor. Sonrasında Roberto Baggio sahneye çıkıp tek başına Nijerya, İspanya ve yarı finalde de Bulgaristan'ı mağlup ediyor. İtalya kötü ama Roberto Baggio mucize gibi. Pozisyon vermeyen takımın her pozisyonunun içinde var ve attığı goller finali getiriyor. Finalde Brezilya önünde İtalya'yı destekleyen kimse yok. Babam, arkadaşları, hepsi azılı birer Brezilya taraftarı. Bebeto, Romario, Dunga ve diğerleri onlar için çok önemli. Brezilya dünyanın zirvesi ve bunu biliyorum. Maçı, kazanması pek de mümkün olmayan bir takımı desteklemenin bilinciyle takip ediyorum. İtalya kötü, ama Brezilya da sanki pek iyi değil. Neden olmasın? Baggio'nun çıkıp bir tane sallaması için ideal ortam var gibi. Ama kötü Brezilya da İtalya'ya pek pozisyon vermiyor. Fazlasıyla sıkıcı bir 120 dakika sonrasında penaltılarda benim için ilah olan Baggio'nun kaçırdığı penaltıyla yeniliyoruz. Ama öncesinde Massaro zaten şansımızı %20'lere düşürmüştü. O beyaz saçlı teknik adam Arrigo Sacchi. O maçtan 5-6 yıl sonra tam da o dönemlerde dünya futbolunu değiştiren adam olduğunu öğreneceğim. Baggio kaçırdığı için özellikle üzgün değilim fakat bu kez yazlıkta, dip dibe evler ve saat sabahın 03.00'ünde hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. O güne kadar herhangi bir takım, herhangi bir maçı kaybettiğinde o kadar üzülmemişim. Futbola dair üzüntü yaşamanın ne olduğunu öğrendiğim maç. Baggio kaçırdı, Brezilya şampiyon oldu.

Dolayısıyla Dünya Kupası'na dair bunları hatırlayan biri için bu turnuvanın önemi başka. 80'li yılların başlarında doğan herkes için de muhtemelen durum benzer. Dünya Kupası muhtemelen futbolun panayırı ve hissettirdikleriyle bu yönüyle bile çok farklı. Iker Casillas'ın Real Madrid Şampiyonlar Ligi'ni kazandıktan sonra "Bu turnuva en değerlisi" açıklaması yapması futbolcu gözüyle doğru kabul edilebilir ama işin taraftarlık ya da izleme yönünde gerçek benim için oldukça farklı ve bunu kulüp düzeyindeki herhangi bir organizasyonun sağlaması da muhtemelen hiç mümkün olmayacak. 1994'ün tarihin en kötü Dünya Kupası olduğuna dair sayısız yazı ve görüş var fakat 80'li yılların başında doğanlar için o kupanın önemi ve 2014 Brezilya'nın da saatleri itibarıyla o duyguyu yaşatma ihtimaliyle yıllar sonra oldukça heyecan verici bir Dünya Kupası'yla karşı karşıya olabiliriz. Peki izleyecek olanları Brezilya'da neler bekliyor ya da merak edilen sorular neler?

Futbolun son modası 1 ay boyunca yeşil sahada olacak

Gerek Dünya Kupası'nı kazanmanın önemi nedeniyle teknik anlamda tüm hünerlerin sahaya konacak olması, gerek milli takımlar turnuvası olması dolayısıyla kolektif bütünlükten ziyade taktik zekanın ve birlikteliğin öne çıkıyor olması teknik adamların risk almamasına ve optimumu alma çabalarının ortaya çıkmasını sağlıyor. Dolayısıyla Avrupa şampiyonalarında olduğu gibi Dünya Kupası'nda da o günün moda sistemleri ve mantaliteleri genellikle yalın bir şekilde ortaya çıkıyor. Günün genel geçer dizilişlerinin ne olduğunun sağlamasını turnuva değil, grup aşamasından sonra bile alma fırsatı elimize gelecek ve Dünya Kupası bu yönüyle bile fazlasıyla değerli. Brezilya'dan sonra bazı teknik adamlar görüşlerini revize edecekler ve bazı sistemler yine belli bir süre öne çıkacak. Futbol evrim geçirdikçe 4 yıllık süre içinde bir sonraki turnuvadaysa bambaşka takımlar ve oyun akılları yine bizi bekliyor olacak.

Messi hükümranlığını ilan edebilecek mi?

Dünya Kupası kazanmadan en iyi olamaz abicilerin merak ettiği soru bu. Bir önceki şansını kifayetsiz Maradona'nın yönetimi altında mecburen harcayan Messi, bu kez çok daha potansiyelli bir hücum hattına sahip bir takımla turnuvaya geliyor. Dünya Kupası'nı kazanırsa gelmiş geçmiş en iyi olur mu? Birçoğuna göre evet. En iyi olmak için buna ihtiyaç var mı? Buna evet demek biraz futbol ayıbı zira böyle bir durumda 3 kupası bulunan Pele'nin Maradona karşısında elde ettiği üstünlüğe de değinmek gerek. Bir şansı Maradona yüzünden harcanan Arjantin'de Sabella'nın göstereceği performans Messi'den ya da Arjantin'in hücum hattından daha önemli. Ama bu kez 2010'daki kadar uzakta değiller. Ortaya çıkan son sakatlıklar, İspanya'nın Barcelona temelli muhtemel düşüşü ve anormal ön alanlarıyla bunun mümkün olma ihtimali var.

Kulüp takımları bu turnuvada da belirleyici olacak mı?

Milli takımlar düzeyinde başarıyı sağlamak için son dönemde kulüpler iyice öne çıktı. 2008'e kadar turnuva bahtsızı İspanya'nın Barcelona'yla birlikte yaptığı çıkış, Almanya'nın Bayern Münih temelli takımlarla son turnuvalarda ortaya hep kaliteli futbol koyması, Euro 2012'deki İtalya'yla birlikte destek bulmaya devam etti. Juventus temeliyle birlikte İtalya'da Prandelli'nin pragmatik bir şekilde kulüp birlikteliğini kullanması yetenekli teknik adamın dokunuşlarıyla birlikte turnuvanın en iyi takımlarından birini ortaya çıkardı. 2002'deki Türkiye'nin üçüncülüğünün yine Galatasaray organizasyonuyla gelmesi bizim de bu duruma yaptığımız ek katkı. Birlikte antrenman yapma şansından artık iyice uzak kalan milli takımların turnuva öncesindeki zamanı bunun için pek yeterli değil. Dolayısıyla ortaya kolektif bir yapı çıkarmak için teknik adamlar artık kulüp takımlarının pozisyon yapılarını milli takımlara kopyalamaya başladılar. İspanya, Almanya, İtalya, Rusya, İngiltere ve hatta Meksika yine bu yönüyle merak edilecek. 

Peki İtalya bir kez daha şampiyon olabilecek mi?

Bunun cevabı bir sonraki yazıda olacak.

30 Tem 2012

The Dark Knight Rises


Son söyleyeceğimi yine en başta yazıyorum: Batman Begins ve The Dark Knight'ın yanına dahi yaklaşamıyor film.. Ama her şeyin bir aması var ve bu seferki ama Christopher Nolan'ın bu durumdaki hatalarını tolere ediyor.. İlk film bence serinin en iyisiydi çünkü bir orijin hikayesiydi ve Nolan bunu yapılabilecek en görkemli şekilde ortaya koydu.. Herhangi bir çizgi roman uyarlamasında daha efsanevi bir orijin çekilemeyecek ve bu düşüncemde iddialıyım, öylesine inanılmaz bir başarıydı Begins.. İkinci filmdeyse beyazperde tarihinin en inanılmaz birkaç kötü adam performanslarından birini aldı kamerasının önüne ki bunda oluşturduğu karakterin ve yaptığı cast'in akıllara seza başarısı mevcut.. Çıtaları parçalayan bir orijin hikayesi ve tarihe geçen bir kötü adam performansıyla bir çizgi roman uyarlamasından çıkıp efsanevi bir suç filmine yakınsayan muazzam bir filmin devamında inanılmaz bir kapanış yapılabilir miydi? İlk iki filmi yapan adam yapabilirdi ama planlarını bozan birçok şeyle karşılaştı ve evet The Joker bu filmde yoktu.. İşi biraz imkansız görevdi ama daha iyisini kesinlikle çıkarabilirdi.. ama film tüm bunlarla birlikte çok çok iyi.. Peki nasıl oluyor da oluyor? işte Chris Nolan'ın ırzına geçilen beyazperde batman'ini ve sinemada çizgi roman uyarlamasını getirdiği nokta budur.. İlk iki filmi söz konusu çizgi roman uyarlamasıysa efsanenin de ötesinde ve çok iyi bir filmi bile kötü gösterebiliyor bu durum..

Filmin en büyük sorunu ilk iki filmde var olmayan basitlikler ve klişeler yumağının arka arkaya gelmesiydi aslında.. Filme giriş hakikaten şaşırtıcı zira bastonlu bir Bruce Wayne'le yapılıyor açılış.. Fragmanı izleyen herkes Bane'in malum sahnesinden sonra bu bastonun ortaya çıkacağını düşünmüştü ama 8 yıldır ortalarda görülmeyen bir batman sonrasında paslanan ve sakatlığa doğru giden bir Wayne var karşıda.. Böyle bir ortamda Batman'in dönüşü çok fazla basit ve Bruce Wayne'in asla yapmayacağı bir hatanın ürünü.. Bir polisin evine gelip Bruce'a senin kimliğini biliyorum ayarı verip bu halkın sana ihtiyacı var farkındalığı yaratması ne kadar sakilse, Bruce Wayne'in önce kendi karakteriyle yıllar sonra ortaya çıkıp flaşları patlattıktan bir gün sonra Batman olarak da Gotham semalarında dolaşması bu muazzam karakterin asla yapmayacağı bir hata.. Batman'liğe dönüş çok basit ve acele ama göründüğü sahne muhtemelen filmin en gaz anı..

Bir başka basitlik Bane'in Batman'i kırdığı sahneye doğru gidiş mesela.. bu kadar kör gözüne parmak misali takılmaması gerekiyor Nolan'ın.. Bane'in ortaya çıkışıyla birlikte Alfred üzerinden Wayne'e yapılan sayısız uyarı.. Bak bu adam farklı dövüşüyor, bak gözlerinde saf kötülük var, bak fazla profesyonel.. Tamam ben Knightfall'u okuyorum ve o sahnenin geleceğini biliyorum.. Ama bilmeyen adam Alfred'in uyarıları ve bunu hiç sallamayan Batman'in o dayağı yiyeceğini ve kırılacağını anlamıştı.. O sahnenin daha şok ve şaşırtıcı olması gerekiyordu..

Bir diğer klişe ve basitlik Bane'in Wayne'i hapishaneye bırakması.. İşte oradan çıkabilen tek bir kişi var ve Bruce da çıkacak.. Kırılan bel çıkan omurla yumuşatılmış, bunun tedavisi ve sonrasındaki rehabilitasyon dönemi yine çok çabuk ve basit.. Ölmemesi için birini yanına bırakmış ama yan taraftaki bilge kişi yine muazzam klişe.. İlk başta Wayne çıkamaz ama bilge kişi aniden gözlerini açar ve çıkar..

Bir benzer sahne Alfred'le kavga ettikleri ve ayrıldıkları sahne.. Bruce Wayne böyle bir konu nedeniyle Alfred'i silecek, elveda diyecek adam değildir ama sahne neden o kadar kör gözüne parmak..

Peki Nolan'ın epic conclusion'da yaklaşık 5 ay boyunca şehirde kaldıktan sonra patlamaya dakikalar hatta saniyeler bıraktığı nükleer bomba? Epic conclusion daha farklı, daha vurucu bir şehir yok etme planı hak etmiyor muydu? Chris Nolan Gotham'ın yok olmasına 1 dakika kala Batman'le Catwoman'ı öpüştürecek basitliğe ve kafaya ne zaman erişti ki?

Bane Batman'i öldürmedi, son sahnede twist'in Allah'ını yaptın ve ilk filmi aslında bir nevi tekrarladın ama herkese yedirdin ki iyi twist'ti.. Ama o twist, Joker üzerine örmeye ve altyapısını oluşturmaya çalıştığı ki bunda da aslında biraz yetersiz kaldığı Bane'in içini boşalttı.. Ve bir kere öldürülmeyen Batman, yediği bıçak darbesinden sonra Talia tarafından Bane'e verilen emirde yine öldürülmesin oldu.. İki defa aynı filmde çok değil mi?

Hele şu Robin referansını verirken Dick Grayson adını kullanmaması da mütemadiyen sinirlendirici bir durum.. abicim sen Dick Grayson dedirt orada, anlayan anlasın.. Genele yaymak için adamın lakabını gerçek ismine indirmesine gerek yoktu bence, bunu da gayet populist bir tavır olarak gördüm ki hiç yakışmaz Nolan'a.. 

Şimdi bu filmi bırakın, allahaşkına tamamen aklınızdan çıkarın ve ilk iki filmi düşünün.. Batman Begins ve The Dark Knight.. İkisinden birinde şu yukarıda saydığım basitliklerden bir tane var mı? Ben ikisini yaklaşık 30 kere izledim ve bir tane göremedim.. Peki epic conclusion'da neden bu kadar fazla? Ben bunun cevabını veremiyorum.. İş hakikaten çok zordu ama Nolan da bence bu sürece hatalarıyla hizmet etti.. En büyük sorunlardan bir başkası da filmlerin uyarlandığı çizgi romanlar.. İlk iki film sırasıyla Batman Year One ve The Killing Joke temel alınarak uyarlandı ki eğer Batman külliyatı içinden 5 baba hikaye sayın deseniz tüm Batman fanatikleri bu ikisini önce koyar, sonra etrafını şekillendirir.. Knightfall çok klas ve en iyilerden biri Batman kronolojisinde ama asla diğer ikisinin düzeyinde değil.. Hem Year One, hem de Killing Joke'un ortak bir noktası var.. Batman Year One, başrolünde Jim Gordon'un olduğu ve Batman'in orijinini Batman'i ikinci karakter yaparak veren bir hikayedir ve başarısında bu gizlidir.. The Killing Joke'ta da aynı şey geçerli, başrolde Joker vardır ve Batman yan karakterdir.. Joker'in orijinine dair kısmi bir şeyler ortaya koyan tek hikayedir Alan Moore'un insanlık dışı o çizgi romanı.. Filmler de bu duruma hizmet etti ve özellikle ikinci filmde Batman ve Bruce Wayne hakikaten piyasada çok da fazla yer almadı.. Ama Knightfall bu derinliğe sahip olan bir hikaye değil ve kalite çizgi romanlardan güç alarak daha iyi filmler ortaya koyan Nolan'ın performans düşürmesinde bu durum da mutlaka rol oynamıştır..

Başka türlü olabilir miydi? Mesela ben filmin ortasında gerçekten beli kırılan, 2 yıl sakat kalan ve o dönemde çöken bir Gotham'ı daha çok sevebilirdim.. Mesela 8 yıl ara vermeden, güçten düşmeden, Bane'in Knightfall'da yaptığı gibi filmde de bahsedilen 1000 tane kötüyü serbest bırakacak bir plan yapması, sonrasında Batman'in o adamlarla savaşırken çok yorulup güçten düşmesi ve Bane'in karşısında bir şey yapamayacak duruma gelmesi Batman'i de bu kadar çapsız göstermezdi.. 8 yıl piyasada olmayıp çürümüş bir Batman'dense Bane'in kötüleri serbest bırakarak Batman'i yorarak zayıflattığı dahiyane planı tercih edebilirdim.. Bunu yapacak esnekliği de varmış mesela Nolan'ın ama tercih etmemiş..

Keza Heath Ledger'ın ölümü de her şeyi hatta bu finali bile değiştiren bir durumdu.. Daha önce Joker'i öldürmeyeceğini ve devam filmlerinde kullanmak istediğini (yani 3. filmde final gelmeyecekti muhtemelen), böylece diğer çizgi roman uyarlamalarından farklılık yaratacağını ve çok daha farklı bir Batman evreni planladığını açıklayan Nolan için Ledger'ın ölümü mutlaka heves kırıcı oldu, etkisi bence çok büyüktür..

Tekrar ediyorum film müthiş ama ilk filmler bunun çok çok ötesindeydi.. The Dark Knight muazzamlığın doruklarında dolanan Joker'i nedeniyle hemen hemen herkesin en iyi filmi ama görkemli orijin hastası olarak ben Begins'i çok küçük farkla öne yazıyorum.. Ama son sıra değişmez.. Elbette keşke daha farklı olsaydı ama nolan asla benzer şekilde çok iyi iki film ortaya koyduktan sonra karaktere, hikayeye ihanet ederek üçüncü filmde sıçıp sıvayan Sam Raimi pozisyonuna düşmüyor ve filmi müthiş seviyesinin altına dahi düşürmüyor.. Bu durum benim için yeterlidir.. Şu anda tek isteğim üçüncü filmin DVD'sinin çıkması ve o gün sabahtan akşama üç filmi arka arkaya izlemek.. Chris Nolan sinema tarihinin açık ara, uzak ara en iyi çizgi roman uyarlaması üçlemesini ortaya koymuştur.. Efsanevi orijini geçilmediği gibi bence bu özelliği de en az 20-30 yıl geçilmeyecek.. Benim için bu da yeterli.. Ben Nolan sayesinde sevmediğim Batman'in fasikül fasikül çizgi romanlarını aldım, Brian Azzarello, Nolan sayesinde mükemmel bir The Joker yazıp karakteri filmdeki gibi çizdirdi.. Karakteri de o şekilde ördü.. Batman'in çizgi roman dünyasını değiştiren, karakteri benden daha iyi yorumlayıp göremediğim yönlerini gösteren Nolan'a benim daha fazla söz söylemeye kifayetim yetmez.. Ama yaptığı ilk iki film de ortada ve ben sussam onlar konuşuyor.. Umarım üzerine var olanın da içine pisleyen bir Marc Webb gelmez.. Umarım..

6 Tem 2012

The Amazing Spider-Man


Film için hayal kırıklığı demek ne derece doğrudur bilmiyorum zira ben tam olarak böyle bir şey bekliyordum.. Benim için Spider-Man'in beyazperdedeki durumuyla ilgili tek ve çok büyük hayal kırıklığı 3. filmde Sam Raimi'nin seriyi ve her şeyi mahvetmesiyle zaten gerçekleşmişti.. İlk filmde gayet iyi bir orijin hikayesiyle başlayıp ikinci filmde çıtayı bir hayli yükselten ve her yönüyle ilkini sollayıp türün en iyi örneklerinden birini sergileyen Spider-Man 2'den sonra (Benim için hala Batman Begins ve The Dark Knight'ın hemen arkasındadır) müthiş bir üçleme yapma fırsatını kifayetsiz kardeşiyle birlikte yazdığı hikayeyle ve Venom'u bozuk para gibi harcamasıyla elinin tersiyle iten Raimi'nin yarattığı hayal kırıklığından daha ötesi gelmezdi ve gelmedi de..

Fragmanlar zaten biraz bu ışığı veriyordu ve Marc Webb kariyerindeki tek bir romantik filmle bu iş için kağıt üzerinde doğru isim değildi.. Bunu 136 dakika boyunca ortaya koyduğu için elbette üzgünüm.. Filmin ilk yarısı basit bir ilk film tekrarı ve çok uzun.. Sadece 10 yıl aradan sonra aynı şeyleri izlemenin pek bir anlamı yoktu ve bu kısmı Louis Leterrier'in çektiği The Incredible Hulk'ta olduğu gibi 5 dakikalık bir jenerik kısmıyla geçmek mümkündü ama Webb bu yolu izlememiş ve iyi bok yemiş.. Aynı şeyleri tekrar çıkartıp önümüze koyarken hikaye anlamında ilk filme göre geri adım atıp karaktere ve senaryoya hiçbir yenilik getirememek kolay elde edilemeyecek bir başarı, Webb'i tebrik ediyorum.. Bir ajan olup Nick Fury'yle çalışmaktan başka alengirli işlerle muhatap olmayan Richard Parker'ı bilim adamı yapıp Peter Parker'ın Spider-Man olma yolunda mihenk taşı haline getirmenin pek anlamı yoktu ama dramatik yapı kurmakta acizleşen adamlar (3. filmde Raimi'nin Sandman'i Ben Parker'ın katili yapması bunun daha beteridir) ne yazık ki hikayenin ırzına geçmekte beis görmüyorlar.. Ben Parker'ın ölümü ilk filme çok benziyor ama orada da özellikle koridorda katili engellemeyen Spidey'yle adeta çizgi romandan fırlamış bir sekansa imza atan Raimi'nin önüne geçemiyor Webb..

İlk yarısı vasat olan film, ikinci yarıdaysa olabildiğince toparlamaya çalışıyor ama vasatın üstüne çıkıştan ötesi gelmiyor.. Parker'ın Spider-Man'e dönüşümü ilk filmden de çabuk ve altyapısı bence yeterli değil.. İlk serinin akıl almaz güzellikteki kostümünü atıp farklılığı burada da yaratmaya çalışan yeni ekibin fragmanın en güzel sahnelerinden biri olan araba hırsızını yerine dibine soktuğu sahne cırcır böceği tavırlı Spidey'yle ilk serinin zayıf ender yanlarından birinin farkına varıldı mı dedirtse de onun da devamı gelmiyor.. Bu Spider-Man daha esprili ama kesinlikle bu anlamda beklentileri karşılayacak düzeyde değil.. Çünkü beyazperdede CGI'ın gırla gittiği estetik sahnelerde bu espriler yeterli etkiyi yaratmaktan uzak.. Raimi'nin seçiminin tersine gitmeye çalışan Marc Webb de bunu kıramadığına göre espri işinin baloncuk içine çok daha rahat ve etkili yerleştirildiğini kabul etmemek için artık bence neden yok.. May Hala'nın kifayetsiz bir evde bekleyen haline getirilmesiyse yine yönetmenin suçu.. Rosemary Harris'in verdiği etkiye yaklaşamıyor Sally Field.. Raimi'nin 2. filmde süper kahraman konseptinin manifestosunu muazzam bir diyalogla aktardığı sahneden sonra bu May Hala net bir işlevsiz..

Ve son, belki de benim için en önemli noktaya gelelim.. Marc Webb aciz bir aksiyon yönetmeni.. Beyazperdenin en estetik karakterlerinden birini alıp ortaya çıkarılan aksiyon sahneleri, gökdelenler arasında salınan Spidey'si buysa Webb'e iki rekat Spider-Man 2 izleyip örümcekle ilgili aksiyon nasıl çekilir Raimi'den uygulamalı ders almasını rica ediyorum..

Bu sahne 8 yıl önce çekildi ve henüz başka bir mecrada aksiyon estetiği yönünden üzerine çıkılabilmiş değil.. Aksiyon bombası The Avengers'ta dahi şunu geçebilen bir sekans yoktu.. Raimi'nin bunu ortaya koymasında Spider-Man'in muazzam estetik bir yaratık olmasının payı büyük ve diğer bütün yönetmenlere göre avantajlı.. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası, elinde böyle bir yaratık varken 2012'nin olanaklarıyla ortaya koyulabilen aksiyon buysa Marc Webb bu anlamda yetersiz bir yönetmendir, üstüne başka şey söylenmez.. Keyif veren yerler elbette var ama eldeki malzemeyle bunu zaten garantiler bu film, çok daha fazlasını vermek gerekir ve Webb bu filmle Sam Raimi'nin ne kadar büyük bir aksiyon dehası olduğunu göstermiştir, bu yönüyle fena bir iş yapmadığını söyleyebilirim..

Filmin artıları elbette yok değil.. Tobey Maguire - Kirsten Dunst arasında zerre olmayan kimya Andrew Garfield - Emma Stone arasında var ve romantizm tabanlı Webb bu sahneleri iyi değerlendirmiş.. Filmin en güçlü yanıysa Andrew Garfield.. Fizik yönden çizgi romandan çıkmış gibi ve daha önemlisi Peter Parker'ın yaşadığı çıkmazları harika veriyor.. Tobey Maguire'ı tek filmle sildi benim gözümde ki bunu da fragmanlardan belli ediyordu zaten..

Sonuç? Eksi yönler öne çıkmış olabilir ama bunun nedeni Sam Raimi'nin ilk iki filmde türün en iyi örneklerini ortaya koyması.. The Amazing Spider-Man kuşkusuz kötü bir film değil hatta 3. filmin de çok net önünde.. Ama ne ilk filmdeki yarı görkemli orijin hikayesini verebiliyor, ne de o serinin çıktığı aksiyon kalitesinin yanına yaklaşabiliyor.. Ortaya çok daha farklı bir Spider-Man koymadan (Peter Parker belki) hikayeye ve karaktere dair yeni hiçbir şey söylemeyen vasat bir tekrar sunuyor.. 3. filmden sadece 5 sene sonra bir reboot'un içine girecekseniz ortaya koymanız gereken şey mutlak farklı olmalı (Nolan etkisi?) ve o fark üzgünüm ki bu filmde yok..

Marc Webb, otur evladım sıfır.. Sam Raimi, o üçüncü film yüzünden Allah da senin belanı vermesin.. Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdın.. Şu anda Carnage'la birlikte simbiyotun dibine doğru yelken açma fırsatı varken senin yüzünden bak neler konuşuyoruz.. Büyük gerizekalısın..

4 Şub 2012

,

Gaziantepspor 1-2 Galatasaray


Galatasaray'la ilgili yazdığım son yazı Hayatım Futbol'un 8. sayısındaydı ve Galatasaray henüz herhangi bir maça Baros - Elmander ikilisiyle çıkmamıştı.. İsveç Milli Takımı'ndan 4-3-3 sağ kenarı tecrübesi bulunan Johan Elmander, Fatih Terim'in henüz güven duygusuna mazhar olamamıştı ve Terim'in Baros konusundaki memnuniyetsizliği birincil plan olan 4-3-3'te önce Elmander'i öne attı fakat sezon başından itibaren Albert Riera karavanasıyla birlikte düzelmeyen kenarlar sistemi fazlasıyla köhneleştirdi ve Galatasaray hücumda geçmiş yıllardan gelen kısırlığını devam ettirdi..

Elmander'in arkasında Riera ve Colin Kazım Richards'ın sisteme ve birbirlerine olan uyumsuzluğuna dair 2.5 ay önce yazılmış yukarıdaki yazıda birçok görüş mevcut.. Yürümeyen takımda sorunlu iki oyuncudan birini kesip kenarda çürüyen efektif golcü Milan Baros'u daha defansif bir kenar oyuncusuyla takım içinde yapılandırmak en mantıklı hamleydi.. Beşiktaş maçının son yarım saatinde merkeze giren Elmander'le ilk defa daha defansif bir takım için denenen birliktelik Sivasspor maçıyla geldi ve ilk 11 maçta 15 gol atan Galatasaray, sonraki 11 maçta 29 gol buldu.. Kenar oyuncularının ceza sahası koşusu yapmadığı ortamda yalnızları oynayan Elmander'in yanına Baros'un direkt bir merkez forvet olarak gelmesi hem hücumda çoğalma sorununu aza indirdi, hem de bir kenara giren Engin Baytar (sonrasında Emre Çolak) ile birlikte hem daha iyi işleyen, hem de savunmaya daha iyi katkı yapan bir sistem iyileştirmesini beraberinde getirdi..

Sezon başında yapılan hatalı transfer hamleleri, Arda Turan'ın beklenmedik kaybı, onun yerini doldurmak için aceleye getirilen bir Albert Riera transferiyle birlikte Galatasaray'ın mevcut kadrosuyla dönmesi gereken sistemin 4-4-2 olduğu açıktı ve bu sene çok daha farklı görünen, hatalarında eskisi kadar inatçı olmayan Terim'in bunu anlaması uzun sürmedi.. Devre arası transferiyle birlikte teknik kadro tarafından istenen oyuncuların alınması bu konuda farklı tasarrufları getirebilirdi ama sezon başında olduğu gibi yönetim yine geç kaldı, yine işin içine başka hesaplar girdi ve Colin Kazım Richards'ın sürpriz gidişiyle son anda transfer edilen Necati Ateş'le birlikte takım aynı güzergaha ama paralel yolla devam etme kararı aldı..

Son 4 maçta gelen 7 puan kaybı her ne kadar Samsunspor'un Fenerbahçe galibiyetiyle tolere edilse de Gaziantep maçını çok önemli bir hale getirdi.. Terim'in maça çıktığı 11 yerindeydi ama kenarlarda Emre Çolak ve Engin Baytar'ı kullandığı kenarlar takımın ilk yarıda önünü tıkadı.. Bir süredir sağ açıkta denenen ama olmayan Emre Çolak çizgiye çakılıyken sol açıkta görev alan Engin Baytar sık sık merkeze girdi ve bu da bekler üzerinden takımda dengesizliğe yol açtı.. Hücumcu bek Sabri'nin önü Emre'yle tıkanırken Baytar'ın içeri dalışları stoper kılıklı Balta'nın önünü açtı ve ilk yarıda ileri çıkışlarda Balta çok daha fazla inisiyatif aldı, hatta bunların birinde takım savunması problem yaşadı.. Yapılması gereken muhtemelen bunun tam tersiydi, böylece takım hem hücumda, hem de savunmada daha dengeli olabilirdi..

Emre Çolak'ın şut tehdidi zayıf fiziği nedeniyle ters kenarda içeri çekişleri beraberinde getirmiyor ve oyuncu savunmaya yaptığı katkıyı da yapamıyor.. Bunun başka bir türlüsü sağ açıkta Engin Baytar'ı etkiliyor.. Terim tercihini kenarları değiştirmekten değil de Baytar'dan yana kullandı ve ilk yarının en kötülerinden Emre Çolak yerine Yiğit Gökoğlan eklemesi yapıldı.. Bunun sonucunu görmeden Sabri'nin ileri çıktığı bir pozisyonda yapılan pas hatası sonrasında sağ-orta arkasına müthiş bir pas yollayan Yasin Pehlivan'ın topunda Semih Kaya hem pozisyon, hem de zamanlama hatası yapınca takım geriye düştü ve krize girebilecek maç Emre Güngör'ün çok daha büyük hatasıyla Necati'yle dengeye geldi.. Düzen değişmedi, Engin Baytar ikinci yarıda merkeze çok daha fazla girip daha fazla inisiyatif almaya başladı ve yine bunlardan birinde kontra atak sırasında müthiş bir olgunlaştırıcı olarak güzel asistle takımın öne geçmesinde büyük katkı yaptı.. 65'te gelen 2. gol sonrasında Hikmet Karaman'ın yaptığı hücum hamlesi orta sahayla desteklenemeyince merkezde 1.5 kişi fazla olan Galatasaray son dakikalarda çok büyük bir tehlike atmadan maçı tamamladı..

Bundan sonra yapılacak olan yarın akşam arkaya yaslanarak Fenerbahçe - Beşiktaş maçını keyifle izlemek.. Necati'nin başlangıcı iyiydi, Terim'in Baros antipatisi da malum fakat Baros da bu takımın net ikinci forveti.. Eboue'yle onun dönüşü transfer dönemini boşa geçiren takımın kendi standardını devam ettirmesi sağlar.. Ama merkez S.O.S. vermeye devam ediyor.. İlk yarıda Melo ve Baytar'ın, ikinci yarıda da Selçuk'un yaptığı pas hataları direkt bir şekilde kalede görülen pozisyonlara dönüyor.. Bu takımın gideceği yol 4-4-2'yi bozmadan merkezde yapılacak iyileştirmelerle bir sonraki aşamaya geçiş gibi görünüyor ama bunun için de şu anda erken.. Önce Necati'ye bakışın ne olduğunu görmek, sonrasında da Emre Çolak'tan sağ kenarda katkı gelmeyeceğini görmek gerekiyor ve bu seneki Terim'in ikincisini yapmakta sıkıntı çekeceğini düşünmüyorum..

Blogger tarafından desteklenmektedir.