30 Tem 2012

The Dark Knight Rises


Son söyleyeceğimi yine en başta yazıyorum: Batman Begins ve The Dark Knight'ın yanına dahi yaklaşamıyor film.. Ama her şeyin bir aması var ve bu seferki ama Christopher Nolan'ın bu durumdaki hatalarını tolere ediyor.. İlk film bence serinin en iyisiydi çünkü bir orijin hikayesiydi ve Nolan bunu yapılabilecek en görkemli şekilde ortaya koydu.. Herhangi bir çizgi roman uyarlamasında daha efsanevi bir orijin çekilemeyecek ve bu düşüncemde iddialıyım, öylesine inanılmaz bir başarıydı Begins.. İkinci filmdeyse beyazperde tarihinin en inanılmaz birkaç kötü adam performanslarından birini aldı kamerasının önüne ki bunda oluşturduğu karakterin ve yaptığı cast'in akıllara seza başarısı mevcut.. Çıtaları parçalayan bir orijin hikayesi ve tarihe geçen bir kötü adam performansıyla bir çizgi roman uyarlamasından çıkıp efsanevi bir suç filmine yakınsayan muazzam bir filmin devamında inanılmaz bir kapanış yapılabilir miydi? İlk iki filmi yapan adam yapabilirdi ama planlarını bozan birçok şeyle karşılaştı ve evet The Joker bu filmde yoktu.. İşi biraz imkansız görevdi ama daha iyisini kesinlikle çıkarabilirdi.. ama film tüm bunlarla birlikte çok çok iyi.. Peki nasıl oluyor da oluyor? işte Chris Nolan'ın ırzına geçilen beyazperde batman'ini ve sinemada çizgi roman uyarlamasını getirdiği nokta budur.. İlk iki filmi söz konusu çizgi roman uyarlamasıysa efsanenin de ötesinde ve çok iyi bir filmi bile kötü gösterebiliyor bu durum..

Filmin en büyük sorunu ilk iki filmde var olmayan basitlikler ve klişeler yumağının arka arkaya gelmesiydi aslında.. Filme giriş hakikaten şaşırtıcı zira bastonlu bir Bruce Wayne'le yapılıyor açılış.. Fragmanı izleyen herkes Bane'in malum sahnesinden sonra bu bastonun ortaya çıkacağını düşünmüştü ama 8 yıldır ortalarda görülmeyen bir batman sonrasında paslanan ve sakatlığa doğru giden bir Wayne var karşıda.. Böyle bir ortamda Batman'in dönüşü çok fazla basit ve Bruce Wayne'in asla yapmayacağı bir hatanın ürünü.. Bir polisin evine gelip Bruce'a senin kimliğini biliyorum ayarı verip bu halkın sana ihtiyacı var farkındalığı yaratması ne kadar sakilse, Bruce Wayne'in önce kendi karakteriyle yıllar sonra ortaya çıkıp flaşları patlattıktan bir gün sonra Batman olarak da Gotham semalarında dolaşması bu muazzam karakterin asla yapmayacağı bir hata.. Batman'liğe dönüş çok basit ve acele ama göründüğü sahne muhtemelen filmin en gaz anı..

Bir başka basitlik Bane'in Batman'i kırdığı sahneye doğru gidiş mesela.. bu kadar kör gözüne parmak misali takılmaması gerekiyor Nolan'ın.. Bane'in ortaya çıkışıyla birlikte Alfred üzerinden Wayne'e yapılan sayısız uyarı.. Bak bu adam farklı dövüşüyor, bak gözlerinde saf kötülük var, bak fazla profesyonel.. Tamam ben Knightfall'u okuyorum ve o sahnenin geleceğini biliyorum.. Ama bilmeyen adam Alfred'in uyarıları ve bunu hiç sallamayan Batman'in o dayağı yiyeceğini ve kırılacağını anlamıştı.. O sahnenin daha şok ve şaşırtıcı olması gerekiyordu..

Bir diğer klişe ve basitlik Bane'in Wayne'i hapishaneye bırakması.. İşte oradan çıkabilen tek bir kişi var ve Bruce da çıkacak.. Kırılan bel çıkan omurla yumuşatılmış, bunun tedavisi ve sonrasındaki rehabilitasyon dönemi yine çok çabuk ve basit.. Ölmemesi için birini yanına bırakmış ama yan taraftaki bilge kişi yine muazzam klişe.. İlk başta Wayne çıkamaz ama bilge kişi aniden gözlerini açar ve çıkar..

Bir benzer sahne Alfred'le kavga ettikleri ve ayrıldıkları sahne.. Bruce Wayne böyle bir konu nedeniyle Alfred'i silecek, elveda diyecek adam değildir ama sahne neden o kadar kör gözüne parmak..

Peki Nolan'ın epic conclusion'da yaklaşık 5 ay boyunca şehirde kaldıktan sonra patlamaya dakikalar hatta saniyeler bıraktığı nükleer bomba? Epic conclusion daha farklı, daha vurucu bir şehir yok etme planı hak etmiyor muydu? Chris Nolan Gotham'ın yok olmasına 1 dakika kala Batman'le Catwoman'ı öpüştürecek basitliğe ve kafaya ne zaman erişti ki?

Bane Batman'i öldürmedi, son sahnede twist'in Allah'ını yaptın ve ilk filmi aslında bir nevi tekrarladın ama herkese yedirdin ki iyi twist'ti.. Ama o twist, Joker üzerine örmeye ve altyapısını oluşturmaya çalıştığı ki bunda da aslında biraz yetersiz kaldığı Bane'in içini boşalttı.. Ve bir kere öldürülmeyen Batman, yediği bıçak darbesinden sonra Talia tarafından Bane'e verilen emirde yine öldürülmesin oldu.. İki defa aynı filmde çok değil mi?

Hele şu Robin referansını verirken Dick Grayson adını kullanmaması da mütemadiyen sinirlendirici bir durum.. abicim sen Dick Grayson dedirt orada, anlayan anlasın.. Genele yaymak için adamın lakabını gerçek ismine indirmesine gerek yoktu bence, bunu da gayet populist bir tavır olarak gördüm ki hiç yakışmaz Nolan'a.. 

Şimdi bu filmi bırakın, allahaşkına tamamen aklınızdan çıkarın ve ilk iki filmi düşünün.. Batman Begins ve The Dark Knight.. İkisinden birinde şu yukarıda saydığım basitliklerden bir tane var mı? Ben ikisini yaklaşık 30 kere izledim ve bir tane göremedim.. Peki epic conclusion'da neden bu kadar fazla? Ben bunun cevabını veremiyorum.. İş hakikaten çok zordu ama Nolan da bence bu sürece hatalarıyla hizmet etti.. En büyük sorunlardan bir başkası da filmlerin uyarlandığı çizgi romanlar.. İlk iki film sırasıyla Batman Year One ve The Killing Joke temel alınarak uyarlandı ki eğer Batman külliyatı içinden 5 baba hikaye sayın deseniz tüm Batman fanatikleri bu ikisini önce koyar, sonra etrafını şekillendirir.. Knightfall çok klas ve en iyilerden biri Batman kronolojisinde ama asla diğer ikisinin düzeyinde değil.. Hem Year One, hem de Killing Joke'un ortak bir noktası var.. Batman Year One, başrolünde Jim Gordon'un olduğu ve Batman'in orijinini Batman'i ikinci karakter yaparak veren bir hikayedir ve başarısında bu gizlidir.. The Killing Joke'ta da aynı şey geçerli, başrolde Joker vardır ve Batman yan karakterdir.. Joker'in orijinine dair kısmi bir şeyler ortaya koyan tek hikayedir Alan Moore'un insanlık dışı o çizgi romanı.. Filmler de bu duruma hizmet etti ve özellikle ikinci filmde Batman ve Bruce Wayne hakikaten piyasada çok da fazla yer almadı.. Ama Knightfall bu derinliğe sahip olan bir hikaye değil ve kalite çizgi romanlardan güç alarak daha iyi filmler ortaya koyan Nolan'ın performans düşürmesinde bu durum da mutlaka rol oynamıştır..

Başka türlü olabilir miydi? Mesela ben filmin ortasında gerçekten beli kırılan, 2 yıl sakat kalan ve o dönemde çöken bir Gotham'ı daha çok sevebilirdim.. Mesela 8 yıl ara vermeden, güçten düşmeden, Bane'in Knightfall'da yaptığı gibi filmde de bahsedilen 1000 tane kötüyü serbest bırakacak bir plan yapması, sonrasında Batman'in o adamlarla savaşırken çok yorulup güçten düşmesi ve Bane'in karşısında bir şey yapamayacak duruma gelmesi Batman'i de bu kadar çapsız göstermezdi.. 8 yıl piyasada olmayıp çürümüş bir Batman'dense Bane'in kötüleri serbest bırakarak Batman'i yorarak zayıflattığı dahiyane planı tercih edebilirdim.. Bunu yapacak esnekliği de varmış mesela Nolan'ın ama tercih etmemiş..

Keza Heath Ledger'ın ölümü de her şeyi hatta bu finali bile değiştiren bir durumdu.. Daha önce Joker'i öldürmeyeceğini ve devam filmlerinde kullanmak istediğini (yani 3. filmde final gelmeyecekti muhtemelen), böylece diğer çizgi roman uyarlamalarından farklılık yaratacağını ve çok daha farklı bir Batman evreni planladığını açıklayan Nolan için Ledger'ın ölümü mutlaka heves kırıcı oldu, etkisi bence çok büyüktür..

Tekrar ediyorum film müthiş ama ilk filmler bunun çok çok ötesindeydi.. The Dark Knight muazzamlığın doruklarında dolanan Joker'i nedeniyle hemen hemen herkesin en iyi filmi ama görkemli orijin hastası olarak ben Begins'i çok küçük farkla öne yazıyorum.. Ama son sıra değişmez.. Elbette keşke daha farklı olsaydı ama nolan asla benzer şekilde çok iyi iki film ortaya koyduktan sonra karaktere, hikayeye ihanet ederek üçüncü filmde sıçıp sıvayan Sam Raimi pozisyonuna düşmüyor ve filmi müthiş seviyesinin altına dahi düşürmüyor.. Bu durum benim için yeterlidir.. Şu anda tek isteğim üçüncü filmin DVD'sinin çıkması ve o gün sabahtan akşama üç filmi arka arkaya izlemek.. Chris Nolan sinema tarihinin açık ara, uzak ara en iyi çizgi roman uyarlaması üçlemesini ortaya koymuştur.. Efsanevi orijini geçilmediği gibi bence bu özelliği de en az 20-30 yıl geçilmeyecek.. Benim için bu da yeterli.. Ben Nolan sayesinde sevmediğim Batman'in fasikül fasikül çizgi romanlarını aldım, Brian Azzarello, Nolan sayesinde mükemmel bir The Joker yazıp karakteri filmdeki gibi çizdirdi.. Karakteri de o şekilde ördü.. Batman'in çizgi roman dünyasını değiştiren, karakteri benden daha iyi yorumlayıp göremediğim yönlerini gösteren Nolan'a benim daha fazla söz söylemeye kifayetim yetmez.. Ama yaptığı ilk iki film de ortada ve ben sussam onlar konuşuyor.. Umarım üzerine var olanın da içine pisleyen bir Marc Webb gelmez.. Umarım..

6 Tem 2012

The Amazing Spider-Man


Film için hayal kırıklığı demek ne derece doğrudur bilmiyorum zira ben tam olarak böyle bir şey bekliyordum.. Benim için Spider-Man'in beyazperdedeki durumuyla ilgili tek ve çok büyük hayal kırıklığı 3. filmde Sam Raimi'nin seriyi ve her şeyi mahvetmesiyle zaten gerçekleşmişti.. İlk filmde gayet iyi bir orijin hikayesiyle başlayıp ikinci filmde çıtayı bir hayli yükselten ve her yönüyle ilkini sollayıp türün en iyi örneklerinden birini sergileyen Spider-Man 2'den sonra (Benim için hala Batman Begins ve The Dark Knight'ın hemen arkasındadır) müthiş bir üçleme yapma fırsatını kifayetsiz kardeşiyle birlikte yazdığı hikayeyle ve Venom'u bozuk para gibi harcamasıyla elinin tersiyle iten Raimi'nin yarattığı hayal kırıklığından daha ötesi gelmezdi ve gelmedi de..

Fragmanlar zaten biraz bu ışığı veriyordu ve Marc Webb kariyerindeki tek bir romantik filmle bu iş için kağıt üzerinde doğru isim değildi.. Bunu 136 dakika boyunca ortaya koyduğu için elbette üzgünüm.. Filmin ilk yarısı basit bir ilk film tekrarı ve çok uzun.. Sadece 10 yıl aradan sonra aynı şeyleri izlemenin pek bir anlamı yoktu ve bu kısmı Louis Leterrier'in çektiği The Incredible Hulk'ta olduğu gibi 5 dakikalık bir jenerik kısmıyla geçmek mümkündü ama Webb bu yolu izlememiş ve iyi bok yemiş.. Aynı şeyleri tekrar çıkartıp önümüze koyarken hikaye anlamında ilk filme göre geri adım atıp karaktere ve senaryoya hiçbir yenilik getirememek kolay elde edilemeyecek bir başarı, Webb'i tebrik ediyorum.. Bir ajan olup Nick Fury'yle çalışmaktan başka alengirli işlerle muhatap olmayan Richard Parker'ı bilim adamı yapıp Peter Parker'ın Spider-Man olma yolunda mihenk taşı haline getirmenin pek anlamı yoktu ama dramatik yapı kurmakta acizleşen adamlar (3. filmde Raimi'nin Sandman'i Ben Parker'ın katili yapması bunun daha beteridir) ne yazık ki hikayenin ırzına geçmekte beis görmüyorlar.. Ben Parker'ın ölümü ilk filme çok benziyor ama orada da özellikle koridorda katili engellemeyen Spidey'yle adeta çizgi romandan fırlamış bir sekansa imza atan Raimi'nin önüne geçemiyor Webb..

İlk yarısı vasat olan film, ikinci yarıdaysa olabildiğince toparlamaya çalışıyor ama vasatın üstüne çıkıştan ötesi gelmiyor.. Parker'ın Spider-Man'e dönüşümü ilk filmden de çabuk ve altyapısı bence yeterli değil.. İlk serinin akıl almaz güzellikteki kostümünü atıp farklılığı burada da yaratmaya çalışan yeni ekibin fragmanın en güzel sahnelerinden biri olan araba hırsızını yerine dibine soktuğu sahne cırcır böceği tavırlı Spidey'yle ilk serinin zayıf ender yanlarından birinin farkına varıldı mı dedirtse de onun da devamı gelmiyor.. Bu Spider-Man daha esprili ama kesinlikle bu anlamda beklentileri karşılayacak düzeyde değil.. Çünkü beyazperdede CGI'ın gırla gittiği estetik sahnelerde bu espriler yeterli etkiyi yaratmaktan uzak.. Raimi'nin seçiminin tersine gitmeye çalışan Marc Webb de bunu kıramadığına göre espri işinin baloncuk içine çok daha rahat ve etkili yerleştirildiğini kabul etmemek için artık bence neden yok.. May Hala'nın kifayetsiz bir evde bekleyen haline getirilmesiyse yine yönetmenin suçu.. Rosemary Harris'in verdiği etkiye yaklaşamıyor Sally Field.. Raimi'nin 2. filmde süper kahraman konseptinin manifestosunu muazzam bir diyalogla aktardığı sahneden sonra bu May Hala net bir işlevsiz..

Ve son, belki de benim için en önemli noktaya gelelim.. Marc Webb aciz bir aksiyon yönetmeni.. Beyazperdenin en estetik karakterlerinden birini alıp ortaya çıkarılan aksiyon sahneleri, gökdelenler arasında salınan Spidey'si buysa Webb'e iki rekat Spider-Man 2 izleyip örümcekle ilgili aksiyon nasıl çekilir Raimi'den uygulamalı ders almasını rica ediyorum..

Bu sahne 8 yıl önce çekildi ve henüz başka bir mecrada aksiyon estetiği yönünden üzerine çıkılabilmiş değil.. Aksiyon bombası The Avengers'ta dahi şunu geçebilen bir sekans yoktu.. Raimi'nin bunu ortaya koymasında Spider-Man'in muazzam estetik bir yaratık olmasının payı büyük ve diğer bütün yönetmenlere göre avantajlı.. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası, elinde böyle bir yaratık varken 2012'nin olanaklarıyla ortaya koyulabilen aksiyon buysa Marc Webb bu anlamda yetersiz bir yönetmendir, üstüne başka şey söylenmez.. Keyif veren yerler elbette var ama eldeki malzemeyle bunu zaten garantiler bu film, çok daha fazlasını vermek gerekir ve Webb bu filmle Sam Raimi'nin ne kadar büyük bir aksiyon dehası olduğunu göstermiştir, bu yönüyle fena bir iş yapmadığını söyleyebilirim..

Filmin artıları elbette yok değil.. Tobey Maguire - Kirsten Dunst arasında zerre olmayan kimya Andrew Garfield - Emma Stone arasında var ve romantizm tabanlı Webb bu sahneleri iyi değerlendirmiş.. Filmin en güçlü yanıysa Andrew Garfield.. Fizik yönden çizgi romandan çıkmış gibi ve daha önemlisi Peter Parker'ın yaşadığı çıkmazları harika veriyor.. Tobey Maguire'ı tek filmle sildi benim gözümde ki bunu da fragmanlardan belli ediyordu zaten..

Sonuç? Eksi yönler öne çıkmış olabilir ama bunun nedeni Sam Raimi'nin ilk iki filmde türün en iyi örneklerini ortaya koyması.. The Amazing Spider-Man kuşkusuz kötü bir film değil hatta 3. filmin de çok net önünde.. Ama ne ilk filmdeki yarı görkemli orijin hikayesini verebiliyor, ne de o serinin çıktığı aksiyon kalitesinin yanına yaklaşabiliyor.. Ortaya çok daha farklı bir Spider-Man koymadan (Peter Parker belki) hikayeye ve karaktere dair yeni hiçbir şey söylemeyen vasat bir tekrar sunuyor.. 3. filmden sadece 5 sene sonra bir reboot'un içine girecekseniz ortaya koymanız gereken şey mutlak farklı olmalı (Nolan etkisi?) ve o fark üzgünüm ki bu filmde yok..

Marc Webb, otur evladım sıfır.. Sam Raimi, o üçüncü film yüzünden Allah da senin belanı vermesin.. Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdın.. Şu anda Carnage'la birlikte simbiyotun dibine doğru yelken açma fırsatı varken senin yüzünden bak neler konuşuyoruz.. Büyük gerizekalısın..

4 Şub 2012

,

Gaziantepspor 1-2 Galatasaray


Galatasaray'la ilgili yazdığım son yazı Hayatım Futbol'un 8. sayısındaydı ve Galatasaray henüz herhangi bir maça Baros - Elmander ikilisiyle çıkmamıştı.. İsveç Milli Takımı'ndan 4-3-3 sağ kenarı tecrübesi bulunan Johan Elmander, Fatih Terim'in henüz güven duygusuna mazhar olamamıştı ve Terim'in Baros konusundaki memnuniyetsizliği birincil plan olan 4-3-3'te önce Elmander'i öne attı fakat sezon başından itibaren Albert Riera karavanasıyla birlikte düzelmeyen kenarlar sistemi fazlasıyla köhneleştirdi ve Galatasaray hücumda geçmiş yıllardan gelen kısırlığını devam ettirdi..

Elmander'in arkasında Riera ve Colin Kazım Richards'ın sisteme ve birbirlerine olan uyumsuzluğuna dair 2.5 ay önce yazılmış yukarıdaki yazıda birçok görüş mevcut.. Yürümeyen takımda sorunlu iki oyuncudan birini kesip kenarda çürüyen efektif golcü Milan Baros'u daha defansif bir kenar oyuncusuyla takım içinde yapılandırmak en mantıklı hamleydi.. Beşiktaş maçının son yarım saatinde merkeze giren Elmander'le ilk defa daha defansif bir takım için denenen birliktelik Sivasspor maçıyla geldi ve ilk 11 maçta 15 gol atan Galatasaray, sonraki 11 maçta 29 gol buldu.. Kenar oyuncularının ceza sahası koşusu yapmadığı ortamda yalnızları oynayan Elmander'in yanına Baros'un direkt bir merkez forvet olarak gelmesi hem hücumda çoğalma sorununu aza indirdi, hem de bir kenara giren Engin Baytar (sonrasında Emre Çolak) ile birlikte hem daha iyi işleyen, hem de savunmaya daha iyi katkı yapan bir sistem iyileştirmesini beraberinde getirdi..

Sezon başında yapılan hatalı transfer hamleleri, Arda Turan'ın beklenmedik kaybı, onun yerini doldurmak için aceleye getirilen bir Albert Riera transferiyle birlikte Galatasaray'ın mevcut kadrosuyla dönmesi gereken sistemin 4-4-2 olduğu açıktı ve bu sene çok daha farklı görünen, hatalarında eskisi kadar inatçı olmayan Terim'in bunu anlaması uzun sürmedi.. Devre arası transferiyle birlikte teknik kadro tarafından istenen oyuncuların alınması bu konuda farklı tasarrufları getirebilirdi ama sezon başında olduğu gibi yönetim yine geç kaldı, yine işin içine başka hesaplar girdi ve Colin Kazım Richards'ın sürpriz gidişiyle son anda transfer edilen Necati Ateş'le birlikte takım aynı güzergaha ama paralel yolla devam etme kararı aldı..

Son 4 maçta gelen 7 puan kaybı her ne kadar Samsunspor'un Fenerbahçe galibiyetiyle tolere edilse de Gaziantep maçını çok önemli bir hale getirdi.. Terim'in maça çıktığı 11 yerindeydi ama kenarlarda Emre Çolak ve Engin Baytar'ı kullandığı kenarlar takımın ilk yarıda önünü tıkadı.. Bir süredir sağ açıkta denenen ama olmayan Emre Çolak çizgiye çakılıyken sol açıkta görev alan Engin Baytar sık sık merkeze girdi ve bu da bekler üzerinden takımda dengesizliğe yol açtı.. Hücumcu bek Sabri'nin önü Emre'yle tıkanırken Baytar'ın içeri dalışları stoper kılıklı Balta'nın önünü açtı ve ilk yarıda ileri çıkışlarda Balta çok daha fazla inisiyatif aldı, hatta bunların birinde takım savunması problem yaşadı.. Yapılması gereken muhtemelen bunun tam tersiydi, böylece takım hem hücumda, hem de savunmada daha dengeli olabilirdi..

Emre Çolak'ın şut tehdidi zayıf fiziği nedeniyle ters kenarda içeri çekişleri beraberinde getirmiyor ve oyuncu savunmaya yaptığı katkıyı da yapamıyor.. Bunun başka bir türlüsü sağ açıkta Engin Baytar'ı etkiliyor.. Terim tercihini kenarları değiştirmekten değil de Baytar'dan yana kullandı ve ilk yarının en kötülerinden Emre Çolak yerine Yiğit Gökoğlan eklemesi yapıldı.. Bunun sonucunu görmeden Sabri'nin ileri çıktığı bir pozisyonda yapılan pas hatası sonrasında sağ-orta arkasına müthiş bir pas yollayan Yasin Pehlivan'ın topunda Semih Kaya hem pozisyon, hem de zamanlama hatası yapınca takım geriye düştü ve krize girebilecek maç Emre Güngör'ün çok daha büyük hatasıyla Necati'yle dengeye geldi.. Düzen değişmedi, Engin Baytar ikinci yarıda merkeze çok daha fazla girip daha fazla inisiyatif almaya başladı ve yine bunlardan birinde kontra atak sırasında müthiş bir olgunlaştırıcı olarak güzel asistle takımın öne geçmesinde büyük katkı yaptı.. 65'te gelen 2. gol sonrasında Hikmet Karaman'ın yaptığı hücum hamlesi orta sahayla desteklenemeyince merkezde 1.5 kişi fazla olan Galatasaray son dakikalarda çok büyük bir tehlike atmadan maçı tamamladı..

Bundan sonra yapılacak olan yarın akşam arkaya yaslanarak Fenerbahçe - Beşiktaş maçını keyifle izlemek.. Necati'nin başlangıcı iyiydi, Terim'in Baros antipatisi da malum fakat Baros da bu takımın net ikinci forveti.. Eboue'yle onun dönüşü transfer dönemini boşa geçiren takımın kendi standardını devam ettirmesi sağlar.. Ama merkez S.O.S. vermeye devam ediyor.. İlk yarıda Melo ve Baytar'ın, ikinci yarıda da Selçuk'un yaptığı pas hataları direkt bir şekilde kalede görülen pozisyonlara dönüyor.. Bu takımın gideceği yol 4-4-2'yi bozmadan merkezde yapılacak iyileştirmelerle bir sonraki aşamaya geçiş gibi görünüyor ama bunun için de şu anda erken.. Önce Necati'ye bakışın ne olduğunu görmek, sonrasında da Emre Çolak'tan sağ kenarda katkı gelmeyeceğini görmek gerekiyor ve bu seneki Terim'in ikincisini yapmakta sıkıntı çekeceğini düşünmüyorum..

Blogger tarafından desteklenmektedir.