10 Haz 2014

Bir kez daha başarabilecekler mi?


Euro 2012'de birçoğuna göre beklenmedik olan başarı sonrasında 2014 Dünya Kupası, İtalya için yine underdog girilen bir turnuva. İki yıl önce kazanılan başarının tekrarlanmaması için görünürde sebep yok fakat özellikle takımın iki yıldan beri süregelen sistemi için kritik bir role sahip olan Riccardo Montolivo'nun İrlanda maçında sakatlanmasıyla birlikte Claudio Prandelli'nin kafası biraz karışmış olabilir.

İtalya'yı kendisinden kadro profili yönünden çok daha üstün olan takımlardan farklılaştıran özelliği başında Prandelli'nin bulunuyor olması. Eğitimini milli takımın antrenman yeri de olan dünyanın en iyi futbol akademisi Coverciano'da alan Prandelli, bu okulun büyük hocalara kazandırdığı tüm özellikleri haiz bir teknik adam. 4-4-2'yi zirveye koyması, İtalyan teknik adamların ezbere eleştirildiği savunma futbolundan ziyade daha aktif bir oyun yapısını en yukarıya koyması ve bu eleştirilere neden olan pragmatist, sistemiyle mantalitesini maçtan maça olabildiğince esnekleştirebilen yapısıyla futbol puristliği içine girmemesi onu özellikle milli takımdaki seleflerinden farklı bir noktaya koydu. Euro 2012 öncesinde Andrea Pirlo, Daniele De Rossi, Claudio Marchisio, Thiago Motta ve Riccardo Montolivo'dan oluşan beşlisine dair "Bizim en iyi bölgemiz orta saha ve nerede güçlüysek bunun üzerine gitmemiz gerekiyor" diyerek üst düzeyde şu an için oynaması pek de kolay olmayan bir sistemi kaliteli orta sahalarından feragat etmeyerek bulan Prandelli, İtalya için başarılı yolunu da açmış oldu. 2012 yazında İspanya'yı durdurma adına daha geniş alanda oynama şansını veren üçlü defansı ilk maçta tercih etmesi ve çok iyi futbol sonrasında ikinci maçta da aynı sistemi kullanması onun aklında ilk tercihim 4-4-2 olduğu gerçeğini değiştirmiyordu ve turnuva da üçüncü maçla gelen dört merkez orta sahalı dörtlü defansla birlikte bitti.

       Italya - Football tactics and formations
                           

Fakat Riccardo Montolivo'nun sakatlanarak kadrodan çıkması işleri değiştirebilir. Prandelli'nin en başından beri sistem haznesine bulunan 4-3-3 ve 3-5-2'yi de bir anda birincil olasılıklar içine alan şanssızlık sonrasında İtalyan teknik adamın nasıl bir tercih yapacağı merak konusu. 4-4-2'ye göre şu an için çok daha genel geçer bir diziliş olan 4-3-3'ü Euro 2012 sonrasında ilk sıraya koyan Prandelli'nin 2013 Konfederasyon Kupası'nda bu şekilde mücadele etmesi Dünya Kupası'na ciddi bir hazırlıktı. Fakat hoca, turnuvada gösterilen başarıya rağmen bundan fazla etkilenmişe benzemiyordu. Hem turnuvanın hemen sonrasında, hem de Dünya Kupası yaklaşırken yaptığı tüm açıklamalarda kalitelerinin 4-3-3 için yeterli olmadığını ve bunu oynamaya pek uygun olmadıklarını söyledi. Bunun iki nedeni var. Bunlardan ilki Andrea Pirlo'nun muhtemel onbirdeki tek yaratıcı oyuncu olarak savunma önünde yani oldukça derinde kalmasının ön alandaki üretkenliği bir hayli etkilemesi. Juventus'un da Avrupa'daki başarısızlığının temelinde olan bu konu hem Conte'ye, hem de Prandelli'ye problem çıkarıyor. İkinci problemse Pirlo'nun artık 35 yaşına gelmesi ve karşısında fizikli oyuncular görünce mücadele dozajının bir hayli düşük kalması. Artık üçlü orta sahalarda bir oyuncunun yaptığı kaçağın bile takım yapısını fazlasıyla etkilediği ortamda Andrea Pirlo'nun düşüş gösteren fizik performansı merkezi sağlam takımlara karşı orta saha savaşının kaybedilmesine neden olabiliyor. Bunu Juventus'ta üçlü savunmayla, yani arkaya atılan fazladan bir adamla çözen Conte'nin yanında Prandelli için eldeki kenar oyuncuları nedeniyle iş biraz daha zor görünüyor.

Italya - Football tactics and formations
                                 

Üçlü defans Prandelli için hiçbir zaman ilk tercih olmadı. Her zaman rakibe göre oynadıklarını dile getiren Prandelli için özellikle geniş alanda oynayan takımlara karşı daha geniş savunma yapabilmek adına tercih edilen üçlü defansın bir başka nedeni de Juventus'un yapısını milli takıma enjekte etme çabası olarak okunabilir. Bunu 4-4-2 ya da 4-3-3 oynarken de yapan Prandelli, ülkenin en başarılı kulüp takımının anengini kullanarak ekip olmakta zorlanan birçok milli takıma karşı avantaj elde ediyor.

Hocanın önünde şu anda 2.5 tercih var. Favori 4-4-2, plase 4-3-3, sürpriz 3-5-2. 4-4-2'de forvet arkası rolünde kimin kullanılacağı birincil problem. Bu sezon Fiorentina'da iyi performans gösteren ve geri dönmüş görünen Alberto Aquilani önemli adaylardan biri. Prandelli'nin "Sürekli Andrea Pirlo'yla karşılaştırılıyor ama onun çok daha farklı özellikleri var ve bunların üzerine gitmeli. Savunma önü onun için tek hedef olmamalı" dediği Marco Verratti yine hocanın ön alandaki opsiyonları içinde görünüyor. Mario Balotelli'nin partnerinin kim olacağıysa Euro 2012'de orta saha ve Balotelli arasındaki geçiş konusunda müthiş işler çıkaran, bu sezonun da Serie A'daki en iyi oyuncularından biri olan Antonio Cassano'yla bu rol için biçilmiş kaftan olan Alessio Cerci arasında geçecek savaşta ortaya çıkabilir. Giampiero Ventura'nın 3-5-2'sinde ligin en iyi merkez forvetlerinden, İtalya için de onbir adayları arasında bulunan Ciro Immobile'yi gezgin forvet rolüyle müthiş tamamlayan Cerci, hem 4-3-3, hem de 4-4-2 ve 3-5-2 için Prandelli'nin önüne çok önemli bir joker kartı koyuyor.

Takımın savunma hattı da çok belirgin değil. Barzagli, Bonucci, Chiellini ve Paletta'dan oluşan stoper rotasyonu fazlasıyla kuvvetli fakat bu sezonu sakat geçiren Balzaretti'yle birlikte sezonun sonu iki ayında geçirdiği ameliyat nedeniyle oynayamayan ve futbola döndükten sonra Prandelli tarafından yeterli bulunmayan Maggio'nun yokluğu savunma kenarı için önemli sıkıntı. De Sciglio'yla birlikte Chiellini'nin sol beki götürmesi muhtemel fakat bu sezon Torino'nun en istikrarlı oyuncusu olan Matteo Darmian'la birlikte Ignazio Abate'nin sağ bek performansları takım savunması adına belirleyici olarak. Buradaki standart ne kadar erken yakalanırsa İtalya'nın başarı ihtimali o kadar artar.

Üç Dünya Kupası sahibini barındıran zor grup sonrası İtalya için turnuva erken bitebilir. Zira tüm sorunlarına rağmen son zamanların en iyi kadrosuyla gelen İngiltere ve güçlü Uruguay'a karşı direkt gruptan çıkabilmek için futbolun zirvesinde olmak gerekiyor ve İtalya şu anda orada değil. Fakat kulüp ruhuna sahip, turnuvanın en yetenekli hocalarından biriyle birlikte ön alanda fazla sayıda opsiyonla Brezilya'ya gelen İtalya'nın bir final daha çıkarması da çok sürpriz sayılmamalı. Yine topu isteyen, aktif, yeri geldiğinde arkadaki sağlam savunma hattıyla kalesini en iyiler gibi savunabilen yapısıyla İtalya, Euro 2012'deki gibi muhtemelen turnuvanın en keyif veren takımlarından biri olacak. Mario Balotelli bu kez yalnız değil ve Prandelli acil durumlarda imdat çekici olarak Dortmund'un yeni golcüsü Ciro Immobile'ye sahip.



6 Haz 2014

2014 Brezilya


Turnuvanın henüz başları. İtalya grup aşamasında oynuyor ve gruptaki ya ilk, ya da ikinci maçları. Haziran'ın ortası olmamış, dolayısıyla daha okullar kapanmamış, belki de kapanalı sadece birkaç gün olmuş. Benim için yazların en güzel zamanları olan yazlık günleri de henüz başlamamış. Evde akşam misafirler var ve hep birlikte İtalya'nın maçı izleniyor. Derken maçın ikinci yarısında kenarda saçının ön tarafları epey dökülmüş, en az 32-33 yaşında gösteren bir oyuncu beliriyor. Mavi İtalya forması net bir şekilde ıslak ve ortaları koyulaşmış durumda. Televizyonun dibinde maçı izlerken arkada babamdan hemen klasik bir ebeveyn futbol yorumu yükseliyor: "Ya adamlara bak, oyuna girecek olan bile terli. Bizim topçularda bu disiplin nerdee?". Evin diğer büyüklerinden onaylama sesleri. Üzerine benden iç ses geliyor: "Haklılar ya, orada futbol başka". 8 yaşındaki aklımla futbola dair bildiğim şeyler büyüklerimden duyduklarımdan ibaret. Büyük bir turnuvaya dair hatırladığım en eski sahneyse bu. Oyuncunun adı Salvatore Schillaci. İtalya'nın vasat üstü forvet oyuncularından biri. Fakat 6 golle 1990 İtalya'da yarı final oynayan Azzurri'de turnuvanın gol kralı olmayı başardı. Zaten sonrasında da pek bir şey yapamadı. Yarı finalde bu kez misafirlikte yine topluca izlenen maçta Arjantin karşısında elenen İtalya turnuvayı final oynayamadan bitirdi. O gün penaltılarla yarı finali kaybettikten sonra 8 yaşındayken gözyaşlarıyla ortalığı velveleye veren bir çocuktum ve turnuvadan aklımda kalan ikinci sahne de İtalya elendi diye avazı çıktığı kadar bağıran bir çocuğa uzaylı gibi bakan komşulara dair bir an.

Kaset 4 yıl ileri sarıldığında her şey daha farklıydı. Futbola dair bilinçlenme artmış ve kupa çok daha büyük bir heyecanla beklenir olmuştu. Yine Seferihisar'da bu kez İtalya sevgisine ablamın Nicola Berti sevdasıyla eklenen fazladan bir taraftar da var. Zamanın peder beyleri Pele, Garrincha, ve Zico'nun iyi zamanlarına tanık olan yaşlılar oldukları için her yerde Brezilya en önde. Onu bitmeye yüz tutmuş efsanesiyle Maradona'nın Arjantin'i takip ediyor. İtalya'yı seven bulmak pek kolay değil. Nicola Berti'nin yakışıklılığı nedeniyle saflara kattığım ablam nedeniyle mutluyum. 1990'da oyuna sonradan girerek formayı alan Roberto Baggio'nun kim olduğundan çok daha net haberdarım. Benim için oyuncuların şahı ve İtalya'yla birlikte ablamın aksine benim beklediğim oyuncu o. Baggio'nun turnuvayı birbirine katarak tek başına takım olmanın benim için ilk örneğini sergileyeceğinden o an için elbette haberdar değilim. Ayrıntılarını çok daha iyi hatırladığım bir turnuva. İtalya'yı muhtemelen Türkiye orada olsa destekleyemeyeceğim arzuyla izliyorum ama bir şeyler yanlış gidiyor. O zaman için oyun yapılarına dair kafada beliren bir şekil yok. İyi ya da kötü futbol var ve İtalya ziyadesiyle kötü futbol oynayan bir takım. Roberto Baggio'nun oynadığı İtalya'nın rakiplerini ezerek yenmesi gerekiyor ama buna yaklaşabilen bir takım bile göremiyorum. Takımın beyaz saçlı, tecrübeli görüntüye sahip teknik direktörüyle ilgili iyi şeyler düşünmüyorum. Baggio'su olan bir takım çok daha iyi oynamalı. Dolayısıyla benim için pek iyi bir teknik direktör değil. Vasat takımların arasında zar zor geçilen grup aşaması en iyi üçüncüler kontenjanıyla birlikte son 16'ya kalan İtalya'yı ortaya çıkarıyor. Sonrasında Roberto Baggio sahneye çıkıp tek başına Nijerya, İspanya ve yarı finalde de Bulgaristan'ı mağlup ediyor. İtalya kötü ama Roberto Baggio mucize gibi. Pozisyon vermeyen takımın her pozisyonunun içinde var ve attığı goller finali getiriyor. Finalde Brezilya önünde İtalya'yı destekleyen kimse yok. Babam, arkadaşları, hepsi azılı birer Brezilya taraftarı. Bebeto, Romario, Dunga ve diğerleri onlar için çok önemli. Brezilya dünyanın zirvesi ve bunu biliyorum. Maçı, kazanması pek de mümkün olmayan bir takımı desteklemenin bilinciyle takip ediyorum. İtalya kötü, ama Brezilya da sanki pek iyi değil. Neden olmasın? Baggio'nun çıkıp bir tane sallaması için ideal ortam var gibi. Ama kötü Brezilya da İtalya'ya pek pozisyon vermiyor. Fazlasıyla sıkıcı bir 120 dakika sonrasında penaltılarda benim için ilah olan Baggio'nun kaçırdığı penaltıyla yeniliyoruz. Ama öncesinde Massaro zaten şansımızı %20'lere düşürmüştü. O beyaz saçlı teknik adam Arrigo Sacchi. O maçtan 5-6 yıl sonra tam da o dönemlerde dünya futbolunu değiştiren adam olduğunu öğreneceğim. Baggio kaçırdığı için özellikle üzgün değilim fakat bu kez yazlıkta, dip dibe evler ve saat sabahın 03.00'ünde hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. O güne kadar herhangi bir takım, herhangi bir maçı kaybettiğinde o kadar üzülmemişim. Futbola dair üzüntü yaşamanın ne olduğunu öğrendiğim maç. Baggio kaçırdı, Brezilya şampiyon oldu.

Dolayısıyla Dünya Kupası'na dair bunları hatırlayan biri için bu turnuvanın önemi başka. 80'li yılların başlarında doğan herkes için de muhtemelen durum benzer. Dünya Kupası muhtemelen futbolun panayırı ve hissettirdikleriyle bu yönüyle bile çok farklı. Iker Casillas'ın Real Madrid Şampiyonlar Ligi'ni kazandıktan sonra "Bu turnuva en değerlisi" açıklaması yapması futbolcu gözüyle doğru kabul edilebilir ama işin taraftarlık ya da izleme yönünde gerçek benim için oldukça farklı ve bunu kulüp düzeyindeki herhangi bir organizasyonun sağlaması da muhtemelen hiç mümkün olmayacak. 1994'ün tarihin en kötü Dünya Kupası olduğuna dair sayısız yazı ve görüş var fakat 80'li yılların başında doğanlar için o kupanın önemi ve 2014 Brezilya'nın da saatleri itibarıyla o duyguyu yaşatma ihtimaliyle yıllar sonra oldukça heyecan verici bir Dünya Kupası'yla karşı karşıya olabiliriz. Peki izleyecek olanları Brezilya'da neler bekliyor ya da merak edilen sorular neler?

Futbolun son modası 1 ay boyunca yeşil sahada olacak

Gerek Dünya Kupası'nı kazanmanın önemi nedeniyle teknik anlamda tüm hünerlerin sahaya konacak olması, gerek milli takımlar turnuvası olması dolayısıyla kolektif bütünlükten ziyade taktik zekanın ve birlikteliğin öne çıkıyor olması teknik adamların risk almamasına ve optimumu alma çabalarının ortaya çıkmasını sağlıyor. Dolayısıyla Avrupa şampiyonalarında olduğu gibi Dünya Kupası'nda da o günün moda sistemleri ve mantaliteleri genellikle yalın bir şekilde ortaya çıkıyor. Günün genel geçer dizilişlerinin ne olduğunun sağlamasını turnuva değil, grup aşamasından sonra bile alma fırsatı elimize gelecek ve Dünya Kupası bu yönüyle bile fazlasıyla değerli. Brezilya'dan sonra bazı teknik adamlar görüşlerini revize edecekler ve bazı sistemler yine belli bir süre öne çıkacak. Futbol evrim geçirdikçe 4 yıllık süre içinde bir sonraki turnuvadaysa bambaşka takımlar ve oyun akılları yine bizi bekliyor olacak.

Messi hükümranlığını ilan edebilecek mi?

Dünya Kupası kazanmadan en iyi olamaz abicilerin merak ettiği soru bu. Bir önceki şansını kifayetsiz Maradona'nın yönetimi altında mecburen harcayan Messi, bu kez çok daha potansiyelli bir hücum hattına sahip bir takımla turnuvaya geliyor. Dünya Kupası'nı kazanırsa gelmiş geçmiş en iyi olur mu? Birçoğuna göre evet. En iyi olmak için buna ihtiyaç var mı? Buna evet demek biraz futbol ayıbı zira böyle bir durumda 3 kupası bulunan Pele'nin Maradona karşısında elde ettiği üstünlüğe de değinmek gerek. Bir şansı Maradona yüzünden harcanan Arjantin'de Sabella'nın göstereceği performans Messi'den ya da Arjantin'in hücum hattından daha önemli. Ama bu kez 2010'daki kadar uzakta değiller. Ortaya çıkan son sakatlıklar, İspanya'nın Barcelona temelli muhtemel düşüşü ve anormal ön alanlarıyla bunun mümkün olma ihtimali var.

Kulüp takımları bu turnuvada da belirleyici olacak mı?

Milli takımlar düzeyinde başarıyı sağlamak için son dönemde kulüpler iyice öne çıktı. 2008'e kadar turnuva bahtsızı İspanya'nın Barcelona'yla birlikte yaptığı çıkış, Almanya'nın Bayern Münih temelli takımlarla son turnuvalarda ortaya hep kaliteli futbol koyması, Euro 2012'deki İtalya'yla birlikte destek bulmaya devam etti. Juventus temeliyle birlikte İtalya'da Prandelli'nin pragmatik bir şekilde kulüp birlikteliğini kullanması yetenekli teknik adamın dokunuşlarıyla birlikte turnuvanın en iyi takımlarından birini ortaya çıkardı. 2002'deki Türkiye'nin üçüncülüğünün yine Galatasaray organizasyonuyla gelmesi bizim de bu duruma yaptığımız ek katkı. Birlikte antrenman yapma şansından artık iyice uzak kalan milli takımların turnuva öncesindeki zamanı bunun için pek yeterli değil. Dolayısıyla ortaya kolektif bir yapı çıkarmak için teknik adamlar artık kulüp takımlarının pozisyon yapılarını milli takımlara kopyalamaya başladılar. İspanya, Almanya, İtalya, Rusya, İngiltere ve hatta Meksika yine bu yönüyle merak edilecek. 

Peki İtalya bir kez daha şampiyon olabilecek mi?

Bunun cevabı bir sonraki yazıda olacak.

30 Tem 2012

The Dark Knight Rises


Son söyleyeceğimi yine en başta yazıyorum: Batman Begins ve The Dark Knight'ın yanına dahi yaklaşamıyor film.. Ama her şeyin bir aması var ve bu seferki ama Christopher Nolan'ın bu durumdaki hatalarını tolere ediyor.. İlk film bence serinin en iyisiydi çünkü bir orijin hikayesiydi ve Nolan bunu yapılabilecek en görkemli şekilde ortaya koydu.. Herhangi bir çizgi roman uyarlamasında daha efsanevi bir orijin çekilemeyecek ve bu düşüncemde iddialıyım, öylesine inanılmaz bir başarıydı Begins.. İkinci filmdeyse beyazperde tarihinin en inanılmaz birkaç kötü adam performanslarından birini aldı kamerasının önüne ki bunda oluşturduğu karakterin ve yaptığı cast'in akıllara seza başarısı mevcut.. Çıtaları parçalayan bir orijin hikayesi ve tarihe geçen bir kötü adam performansıyla bir çizgi roman uyarlamasından çıkıp efsanevi bir suç filmine yakınsayan muazzam bir filmin devamında inanılmaz bir kapanış yapılabilir miydi? İlk iki filmi yapan adam yapabilirdi ama planlarını bozan birçok şeyle karşılaştı ve evet The Joker bu filmde yoktu.. İşi biraz imkansız görevdi ama daha iyisini kesinlikle çıkarabilirdi.. ama film tüm bunlarla birlikte çok çok iyi.. Peki nasıl oluyor da oluyor? işte Chris Nolan'ın ırzına geçilen beyazperde batman'ini ve sinemada çizgi roman uyarlamasını getirdiği nokta budur.. İlk iki filmi söz konusu çizgi roman uyarlamasıysa efsanenin de ötesinde ve çok iyi bir filmi bile kötü gösterebiliyor bu durum..

Filmin en büyük sorunu ilk iki filmde var olmayan basitlikler ve klişeler yumağının arka arkaya gelmesiydi aslında.. Filme giriş hakikaten şaşırtıcı zira bastonlu bir Bruce Wayne'le yapılıyor açılış.. Fragmanı izleyen herkes Bane'in malum sahnesinden sonra bu bastonun ortaya çıkacağını düşünmüştü ama 8 yıldır ortalarda görülmeyen bir batman sonrasında paslanan ve sakatlığa doğru giden bir Wayne var karşıda.. Böyle bir ortamda Batman'in dönüşü çok fazla basit ve Bruce Wayne'in asla yapmayacağı bir hatanın ürünü.. Bir polisin evine gelip Bruce'a senin kimliğini biliyorum ayarı verip bu halkın sana ihtiyacı var farkındalığı yaratması ne kadar sakilse, Bruce Wayne'in önce kendi karakteriyle yıllar sonra ortaya çıkıp flaşları patlattıktan bir gün sonra Batman olarak da Gotham semalarında dolaşması bu muazzam karakterin asla yapmayacağı bir hata.. Batman'liğe dönüş çok basit ve acele ama göründüğü sahne muhtemelen filmin en gaz anı..

Bir başka basitlik Bane'in Batman'i kırdığı sahneye doğru gidiş mesela.. bu kadar kör gözüne parmak misali takılmaması gerekiyor Nolan'ın.. Bane'in ortaya çıkışıyla birlikte Alfred üzerinden Wayne'e yapılan sayısız uyarı.. Bak bu adam farklı dövüşüyor, bak gözlerinde saf kötülük var, bak fazla profesyonel.. Tamam ben Knightfall'u okuyorum ve o sahnenin geleceğini biliyorum.. Ama bilmeyen adam Alfred'in uyarıları ve bunu hiç sallamayan Batman'in o dayağı yiyeceğini ve kırılacağını anlamıştı.. O sahnenin daha şok ve şaşırtıcı olması gerekiyordu..

Bir diğer klişe ve basitlik Bane'in Wayne'i hapishaneye bırakması.. İşte oradan çıkabilen tek bir kişi var ve Bruce da çıkacak.. Kırılan bel çıkan omurla yumuşatılmış, bunun tedavisi ve sonrasındaki rehabilitasyon dönemi yine çok çabuk ve basit.. Ölmemesi için birini yanına bırakmış ama yan taraftaki bilge kişi yine muazzam klişe.. İlk başta Wayne çıkamaz ama bilge kişi aniden gözlerini açar ve çıkar..

Bir benzer sahne Alfred'le kavga ettikleri ve ayrıldıkları sahne.. Bruce Wayne böyle bir konu nedeniyle Alfred'i silecek, elveda diyecek adam değildir ama sahne neden o kadar kör gözüne parmak..

Peki Nolan'ın epic conclusion'da yaklaşık 5 ay boyunca şehirde kaldıktan sonra patlamaya dakikalar hatta saniyeler bıraktığı nükleer bomba? Epic conclusion daha farklı, daha vurucu bir şehir yok etme planı hak etmiyor muydu? Chris Nolan Gotham'ın yok olmasına 1 dakika kala Batman'le Catwoman'ı öpüştürecek basitliğe ve kafaya ne zaman erişti ki?

Bane Batman'i öldürmedi, son sahnede twist'in Allah'ını yaptın ve ilk filmi aslında bir nevi tekrarladın ama herkese yedirdin ki iyi twist'ti.. Ama o twist, Joker üzerine örmeye ve altyapısını oluşturmaya çalıştığı ki bunda da aslında biraz yetersiz kaldığı Bane'in içini boşalttı.. Ve bir kere öldürülmeyen Batman, yediği bıçak darbesinden sonra Talia tarafından Bane'e verilen emirde yine öldürülmesin oldu.. İki defa aynı filmde çok değil mi?

Hele şu Robin referansını verirken Dick Grayson adını kullanmaması da mütemadiyen sinirlendirici bir durum.. abicim sen Dick Grayson dedirt orada, anlayan anlasın.. Genele yaymak için adamın lakabını gerçek ismine indirmesine gerek yoktu bence, bunu da gayet populist bir tavır olarak gördüm ki hiç yakışmaz Nolan'a.. 

Şimdi bu filmi bırakın, allahaşkına tamamen aklınızdan çıkarın ve ilk iki filmi düşünün.. Batman Begins ve The Dark Knight.. İkisinden birinde şu yukarıda saydığım basitliklerden bir tane var mı? Ben ikisini yaklaşık 30 kere izledim ve bir tane göremedim.. Peki epic conclusion'da neden bu kadar fazla? Ben bunun cevabını veremiyorum.. İş hakikaten çok zordu ama Nolan da bence bu sürece hatalarıyla hizmet etti.. En büyük sorunlardan bir başkası da filmlerin uyarlandığı çizgi romanlar.. İlk iki film sırasıyla Batman Year One ve The Killing Joke temel alınarak uyarlandı ki eğer Batman külliyatı içinden 5 baba hikaye sayın deseniz tüm Batman fanatikleri bu ikisini önce koyar, sonra etrafını şekillendirir.. Knightfall çok klas ve en iyilerden biri Batman kronolojisinde ama asla diğer ikisinin düzeyinde değil.. Hem Year One, hem de Killing Joke'un ortak bir noktası var.. Batman Year One, başrolünde Jim Gordon'un olduğu ve Batman'in orijinini Batman'i ikinci karakter yaparak veren bir hikayedir ve başarısında bu gizlidir.. The Killing Joke'ta da aynı şey geçerli, başrolde Joker vardır ve Batman yan karakterdir.. Joker'in orijinine dair kısmi bir şeyler ortaya koyan tek hikayedir Alan Moore'un insanlık dışı o çizgi romanı.. Filmler de bu duruma hizmet etti ve özellikle ikinci filmde Batman ve Bruce Wayne hakikaten piyasada çok da fazla yer almadı.. Ama Knightfall bu derinliğe sahip olan bir hikaye değil ve kalite çizgi romanlardan güç alarak daha iyi filmler ortaya koyan Nolan'ın performans düşürmesinde bu durum da mutlaka rol oynamıştır..

Başka türlü olabilir miydi? Mesela ben filmin ortasında gerçekten beli kırılan, 2 yıl sakat kalan ve o dönemde çöken bir Gotham'ı daha çok sevebilirdim.. Mesela 8 yıl ara vermeden, güçten düşmeden, Bane'in Knightfall'da yaptığı gibi filmde de bahsedilen 1000 tane kötüyü serbest bırakacak bir plan yapması, sonrasında Batman'in o adamlarla savaşırken çok yorulup güçten düşmesi ve Bane'in karşısında bir şey yapamayacak duruma gelmesi Batman'i de bu kadar çapsız göstermezdi.. 8 yıl piyasada olmayıp çürümüş bir Batman'dense Bane'in kötüleri serbest bırakarak Batman'i yorarak zayıflattığı dahiyane planı tercih edebilirdim.. Bunu yapacak esnekliği de varmış mesela Nolan'ın ama tercih etmemiş..

Keza Heath Ledger'ın ölümü de her şeyi hatta bu finali bile değiştiren bir durumdu.. Daha önce Joker'i öldürmeyeceğini ve devam filmlerinde kullanmak istediğini (yani 3. filmde final gelmeyecekti muhtemelen), böylece diğer çizgi roman uyarlamalarından farklılık yaratacağını ve çok daha farklı bir Batman evreni planladığını açıklayan Nolan için Ledger'ın ölümü mutlaka heves kırıcı oldu, etkisi bence çok büyüktür..

Tekrar ediyorum film müthiş ama ilk filmler bunun çok çok ötesindeydi.. The Dark Knight muazzamlığın doruklarında dolanan Joker'i nedeniyle hemen hemen herkesin en iyi filmi ama görkemli orijin hastası olarak ben Begins'i çok küçük farkla öne yazıyorum.. Ama son sıra değişmez.. Elbette keşke daha farklı olsaydı ama nolan asla benzer şekilde çok iyi iki film ortaya koyduktan sonra karaktere, hikayeye ihanet ederek üçüncü filmde sıçıp sıvayan Sam Raimi pozisyonuna düşmüyor ve filmi müthiş seviyesinin altına dahi düşürmüyor.. Bu durum benim için yeterlidir.. Şu anda tek isteğim üçüncü filmin DVD'sinin çıkması ve o gün sabahtan akşama üç filmi arka arkaya izlemek.. Chris Nolan sinema tarihinin açık ara, uzak ara en iyi çizgi roman uyarlaması üçlemesini ortaya koymuştur.. Efsanevi orijini geçilmediği gibi bence bu özelliği de en az 20-30 yıl geçilmeyecek.. Benim için bu da yeterli.. Ben Nolan sayesinde sevmediğim Batman'in fasikül fasikül çizgi romanlarını aldım, Brian Azzarello, Nolan sayesinde mükemmel bir The Joker yazıp karakteri filmdeki gibi çizdirdi.. Karakteri de o şekilde ördü.. Batman'in çizgi roman dünyasını değiştiren, karakteri benden daha iyi yorumlayıp göremediğim yönlerini gösteren Nolan'a benim daha fazla söz söylemeye kifayetim yetmez.. Ama yaptığı ilk iki film de ortada ve ben sussam onlar konuşuyor.. Umarım üzerine var olanın da içine pisleyen bir Marc Webb gelmez.. Umarım..

6 Tem 2012

The Amazing Spider-Man


Film için hayal kırıklığı demek ne derece doğrudur bilmiyorum zira ben tam olarak böyle bir şey bekliyordum.. Benim için Spider-Man'in beyazperdedeki durumuyla ilgili tek ve çok büyük hayal kırıklığı 3. filmde Sam Raimi'nin seriyi ve her şeyi mahvetmesiyle zaten gerçekleşmişti.. İlk filmde gayet iyi bir orijin hikayesiyle başlayıp ikinci filmde çıtayı bir hayli yükselten ve her yönüyle ilkini sollayıp türün en iyi örneklerinden birini sergileyen Spider-Man 2'den sonra (Benim için hala Batman Begins ve The Dark Knight'ın hemen arkasındadır) müthiş bir üçleme yapma fırsatını kifayetsiz kardeşiyle birlikte yazdığı hikayeyle ve Venom'u bozuk para gibi harcamasıyla elinin tersiyle iten Raimi'nin yarattığı hayal kırıklığından daha ötesi gelmezdi ve gelmedi de..

Fragmanlar zaten biraz bu ışığı veriyordu ve Marc Webb kariyerindeki tek bir romantik filmle bu iş için kağıt üzerinde doğru isim değildi.. Bunu 136 dakika boyunca ortaya koyduğu için elbette üzgünüm.. Filmin ilk yarısı basit bir ilk film tekrarı ve çok uzun.. Sadece 10 yıl aradan sonra aynı şeyleri izlemenin pek bir anlamı yoktu ve bu kısmı Louis Leterrier'in çektiği The Incredible Hulk'ta olduğu gibi 5 dakikalık bir jenerik kısmıyla geçmek mümkündü ama Webb bu yolu izlememiş ve iyi bok yemiş.. Aynı şeyleri tekrar çıkartıp önümüze koyarken hikaye anlamında ilk filme göre geri adım atıp karaktere ve senaryoya hiçbir yenilik getirememek kolay elde edilemeyecek bir başarı, Webb'i tebrik ediyorum.. Bir ajan olup Nick Fury'yle çalışmaktan başka alengirli işlerle muhatap olmayan Richard Parker'ı bilim adamı yapıp Peter Parker'ın Spider-Man olma yolunda mihenk taşı haline getirmenin pek anlamı yoktu ama dramatik yapı kurmakta acizleşen adamlar (3. filmde Raimi'nin Sandman'i Ben Parker'ın katili yapması bunun daha beteridir) ne yazık ki hikayenin ırzına geçmekte beis görmüyorlar.. Ben Parker'ın ölümü ilk filme çok benziyor ama orada da özellikle koridorda katili engellemeyen Spidey'yle adeta çizgi romandan fırlamış bir sekansa imza atan Raimi'nin önüne geçemiyor Webb..

İlk yarısı vasat olan film, ikinci yarıdaysa olabildiğince toparlamaya çalışıyor ama vasatın üstüne çıkıştan ötesi gelmiyor.. Parker'ın Spider-Man'e dönüşümü ilk filmden de çabuk ve altyapısı bence yeterli değil.. İlk serinin akıl almaz güzellikteki kostümünü atıp farklılığı burada da yaratmaya çalışan yeni ekibin fragmanın en güzel sahnelerinden biri olan araba hırsızını yerine dibine soktuğu sahne cırcır böceği tavırlı Spidey'yle ilk serinin zayıf ender yanlarından birinin farkına varıldı mı dedirtse de onun da devamı gelmiyor.. Bu Spider-Man daha esprili ama kesinlikle bu anlamda beklentileri karşılayacak düzeyde değil.. Çünkü beyazperdede CGI'ın gırla gittiği estetik sahnelerde bu espriler yeterli etkiyi yaratmaktan uzak.. Raimi'nin seçiminin tersine gitmeye çalışan Marc Webb de bunu kıramadığına göre espri işinin baloncuk içine çok daha rahat ve etkili yerleştirildiğini kabul etmemek için artık bence neden yok.. May Hala'nın kifayetsiz bir evde bekleyen haline getirilmesiyse yine yönetmenin suçu.. Rosemary Harris'in verdiği etkiye yaklaşamıyor Sally Field.. Raimi'nin 2. filmde süper kahraman konseptinin manifestosunu muazzam bir diyalogla aktardığı sahneden sonra bu May Hala net bir işlevsiz..

Ve son, belki de benim için en önemli noktaya gelelim.. Marc Webb aciz bir aksiyon yönetmeni.. Beyazperdenin en estetik karakterlerinden birini alıp ortaya çıkarılan aksiyon sahneleri, gökdelenler arasında salınan Spidey'si buysa Webb'e iki rekat Spider-Man 2 izleyip örümcekle ilgili aksiyon nasıl çekilir Raimi'den uygulamalı ders almasını rica ediyorum..

Bu sahne 8 yıl önce çekildi ve henüz başka bir mecrada aksiyon estetiği yönünden üzerine çıkılabilmiş değil.. Aksiyon bombası The Avengers'ta dahi şunu geçebilen bir sekans yoktu.. Raimi'nin bunu ortaya koymasında Spider-Man'in muazzam estetik bir yaratık olmasının payı büyük ve diğer bütün yönetmenlere göre avantajlı.. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası, elinde böyle bir yaratık varken 2012'nin olanaklarıyla ortaya koyulabilen aksiyon buysa Marc Webb bu anlamda yetersiz bir yönetmendir, üstüne başka şey söylenmez.. Keyif veren yerler elbette var ama eldeki malzemeyle bunu zaten garantiler bu film, çok daha fazlasını vermek gerekir ve Webb bu filmle Sam Raimi'nin ne kadar büyük bir aksiyon dehası olduğunu göstermiştir, bu yönüyle fena bir iş yapmadığını söyleyebilirim..

Filmin artıları elbette yok değil.. Tobey Maguire - Kirsten Dunst arasında zerre olmayan kimya Andrew Garfield - Emma Stone arasında var ve romantizm tabanlı Webb bu sahneleri iyi değerlendirmiş.. Filmin en güçlü yanıysa Andrew Garfield.. Fizik yönden çizgi romandan çıkmış gibi ve daha önemlisi Peter Parker'ın yaşadığı çıkmazları harika veriyor.. Tobey Maguire'ı tek filmle sildi benim gözümde ki bunu da fragmanlardan belli ediyordu zaten..

Sonuç? Eksi yönler öne çıkmış olabilir ama bunun nedeni Sam Raimi'nin ilk iki filmde türün en iyi örneklerini ortaya koyması.. The Amazing Spider-Man kuşkusuz kötü bir film değil hatta 3. filmin de çok net önünde.. Ama ne ilk filmdeki yarı görkemli orijin hikayesini verebiliyor, ne de o serinin çıktığı aksiyon kalitesinin yanına yaklaşabiliyor.. Ortaya çok daha farklı bir Spider-Man koymadan (Peter Parker belki) hikayeye ve karaktere dair yeni hiçbir şey söylemeyen vasat bir tekrar sunuyor.. 3. filmden sadece 5 sene sonra bir reboot'un içine girecekseniz ortaya koymanız gereken şey mutlak farklı olmalı (Nolan etkisi?) ve o fark üzgünüm ki bu filmde yok..

Marc Webb, otur evladım sıfır.. Sam Raimi, o üçüncü film yüzünden Allah da senin belanı vermesin.. Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdın.. Şu anda Carnage'la birlikte simbiyotun dibine doğru yelken açma fırsatı varken senin yüzünden bak neler konuşuyoruz.. Büyük gerizekalısın..

4 Şub 2012

,

Gaziantepspor 1-2 Galatasaray


Galatasaray'la ilgili yazdığım son yazı Hayatım Futbol'un 8. sayısındaydı ve Galatasaray henüz herhangi bir maça Baros - Elmander ikilisiyle çıkmamıştı.. İsveç Milli Takımı'ndan 4-3-3 sağ kenarı tecrübesi bulunan Johan Elmander, Fatih Terim'in henüz güven duygusuna mazhar olamamıştı ve Terim'in Baros konusundaki memnuniyetsizliği birincil plan olan 4-3-3'te önce Elmander'i öne attı fakat sezon başından itibaren Albert Riera karavanasıyla birlikte düzelmeyen kenarlar sistemi fazlasıyla köhneleştirdi ve Galatasaray hücumda geçmiş yıllardan gelen kısırlığını devam ettirdi..

Elmander'in arkasında Riera ve Colin Kazım Richards'ın sisteme ve birbirlerine olan uyumsuzluğuna dair 2.5 ay önce yazılmış yukarıdaki yazıda birçok görüş mevcut.. Yürümeyen takımda sorunlu iki oyuncudan birini kesip kenarda çürüyen efektif golcü Milan Baros'u daha defansif bir kenar oyuncusuyla takım içinde yapılandırmak en mantıklı hamleydi.. Beşiktaş maçının son yarım saatinde merkeze giren Elmander'le ilk defa daha defansif bir takım için denenen birliktelik Sivasspor maçıyla geldi ve ilk 11 maçta 15 gol atan Galatasaray, sonraki 11 maçta 29 gol buldu.. Kenar oyuncularının ceza sahası koşusu yapmadığı ortamda yalnızları oynayan Elmander'in yanına Baros'un direkt bir merkez forvet olarak gelmesi hem hücumda çoğalma sorununu aza indirdi, hem de bir kenara giren Engin Baytar (sonrasında Emre Çolak) ile birlikte hem daha iyi işleyen, hem de savunmaya daha iyi katkı yapan bir sistem iyileştirmesini beraberinde getirdi..

Sezon başında yapılan hatalı transfer hamleleri, Arda Turan'ın beklenmedik kaybı, onun yerini doldurmak için aceleye getirilen bir Albert Riera transferiyle birlikte Galatasaray'ın mevcut kadrosuyla dönmesi gereken sistemin 4-4-2 olduğu açıktı ve bu sene çok daha farklı görünen, hatalarında eskisi kadar inatçı olmayan Terim'in bunu anlaması uzun sürmedi.. Devre arası transferiyle birlikte teknik kadro tarafından istenen oyuncuların alınması bu konuda farklı tasarrufları getirebilirdi ama sezon başında olduğu gibi yönetim yine geç kaldı, yine işin içine başka hesaplar girdi ve Colin Kazım Richards'ın sürpriz gidişiyle son anda transfer edilen Necati Ateş'le birlikte takım aynı güzergaha ama paralel yolla devam etme kararı aldı..

Son 4 maçta gelen 7 puan kaybı her ne kadar Samsunspor'un Fenerbahçe galibiyetiyle tolere edilse de Gaziantep maçını çok önemli bir hale getirdi.. Terim'in maça çıktığı 11 yerindeydi ama kenarlarda Emre Çolak ve Engin Baytar'ı kullandığı kenarlar takımın ilk yarıda önünü tıkadı.. Bir süredir sağ açıkta denenen ama olmayan Emre Çolak çizgiye çakılıyken sol açıkta görev alan Engin Baytar sık sık merkeze girdi ve bu da bekler üzerinden takımda dengesizliğe yol açtı.. Hücumcu bek Sabri'nin önü Emre'yle tıkanırken Baytar'ın içeri dalışları stoper kılıklı Balta'nın önünü açtı ve ilk yarıda ileri çıkışlarda Balta çok daha fazla inisiyatif aldı, hatta bunların birinde takım savunması problem yaşadı.. Yapılması gereken muhtemelen bunun tam tersiydi, böylece takım hem hücumda, hem de savunmada daha dengeli olabilirdi..

Emre Çolak'ın şut tehdidi zayıf fiziği nedeniyle ters kenarda içeri çekişleri beraberinde getirmiyor ve oyuncu savunmaya yaptığı katkıyı da yapamıyor.. Bunun başka bir türlüsü sağ açıkta Engin Baytar'ı etkiliyor.. Terim tercihini kenarları değiştirmekten değil de Baytar'dan yana kullandı ve ilk yarının en kötülerinden Emre Çolak yerine Yiğit Gökoğlan eklemesi yapıldı.. Bunun sonucunu görmeden Sabri'nin ileri çıktığı bir pozisyonda yapılan pas hatası sonrasında sağ-orta arkasına müthiş bir pas yollayan Yasin Pehlivan'ın topunda Semih Kaya hem pozisyon, hem de zamanlama hatası yapınca takım geriye düştü ve krize girebilecek maç Emre Güngör'ün çok daha büyük hatasıyla Necati'yle dengeye geldi.. Düzen değişmedi, Engin Baytar ikinci yarıda merkeze çok daha fazla girip daha fazla inisiyatif almaya başladı ve yine bunlardan birinde kontra atak sırasında müthiş bir olgunlaştırıcı olarak güzel asistle takımın öne geçmesinde büyük katkı yaptı.. 65'te gelen 2. gol sonrasında Hikmet Karaman'ın yaptığı hücum hamlesi orta sahayla desteklenemeyince merkezde 1.5 kişi fazla olan Galatasaray son dakikalarda çok büyük bir tehlike atmadan maçı tamamladı..

Bundan sonra yapılacak olan yarın akşam arkaya yaslanarak Fenerbahçe - Beşiktaş maçını keyifle izlemek.. Necati'nin başlangıcı iyiydi, Terim'in Baros antipatisi da malum fakat Baros da bu takımın net ikinci forveti.. Eboue'yle onun dönüşü transfer dönemini boşa geçiren takımın kendi standardını devam ettirmesi sağlar.. Ama merkez S.O.S. vermeye devam ediyor.. İlk yarıda Melo ve Baytar'ın, ikinci yarıda da Selçuk'un yaptığı pas hataları direkt bir şekilde kalede görülen pozisyonlara dönüyor.. Bu takımın gideceği yol 4-4-2'yi bozmadan merkezde yapılacak iyileştirmelerle bir sonraki aşamaya geçiş gibi görünüyor ama bunun için de şu anda erken.. Önce Necati'ye bakışın ne olduğunu görmek, sonrasında da Emre Çolak'tan sağ kenarda katkı gelmeyeceğini görmek gerekiyor ve bu seneki Terim'in ikincisini yapmakta sıkıntı çekeceğini düşünmüyorum..

21 Kas 2011

,

Beşiktaş 0-0 Galatasaray


Derbinin geniş çaplı maç yazısı yarın çıkacak olan Hayatım Futbol'da olacak ama blogda yine Galatasaray odaklı dünkü maçtaki aksiyonlara değinelim..

Galatasaray neleri iyi yaptı?
-Fatih Terim'in Kayserispor maçının "zor deplasman" başlığı altındaki kazanma yolunu Beşiktaş maçına aktararak son derece etkisiz iki kenar oyuncusundan birini keserek kenara bir merkez oyuncusu daha eklemesi yapılması gerekendi.. Kilit soru Ayhan ya da Baytar'dan hangisinin sol kenarda yer alacağıydı ve bu sezon Ayhan'lı maçların aksine bu sefer sol açık geçmişi çok daha fazla olan Baytar'ı kenara attı Terim.. Orta sahadaki sayısal fazlalık maçın başlarında etkiliydi ama uzun vadede Baytar sol kenarda iyi verim vermedi..

-Terim'in yine rakibin merkez forvetini ve ona destek vermeyen açık oyuncularını düşünerek savunmayı ileride kurması 20-45 arası merkezden Veli'yle, kenarlardan da Simao ve Quaresma'yla çok etkili gelen rakip dışında gayet ideal sonuç verdi.. Galatasaray'ın bu kadro yapısıyla bir maçı kazanmak için bunun aksini yapma şansı mevcut değil..

-İlk devrenin ikinci yarısındaki felaket futbol sonrası Terim'in kötü Ayhan yerine Sabri'yi alarak yaptığı 4-4-2 denemesi yine iyi sonuç vermesi muhtemel hamlelerden biriydi ama yaşanan şanssızlık nedeniyle sonuç alınamadı.. Bu fikre Melo'nun yerine Baros'u sokarak son yarım saatte tekrar yaklaştı Terim..

-Selçuk muhtemelen Galatasaray forması altında en çok inisiyatif aldığı maçı oynadı, kısıtlı rakip yarı alan aksiyonlarına rağmen..

-Semih Kaya inanılmaz bir maç çıkardı.. Ofsayt olan pozisyonda yaptığı bir hata dışında hemen hemen eksiksiz ve muazzam bir oyun ortaya koydu.. Bunu ilk derbi tecrübesinde, İnönü gibi bir statta ve çok erken sarı kart alarak yapması övgüleri sonsuza yaklaştırıyor..

-Fernando Muslera, Galatasaray kalesindeki en iyi maçını çıkardı.. Standardı budur, fazlasını konuşmaya gerek yok..

Galatasaray neleri kötü yaptı?
-İlk 15 dakikanın gösterdiği hakimiyetin toplu oyunda devam ettirilememesi en büyük eksilerden biri.. Beşiktaş savunmada çok pasifti ve hemen hemen hiç baskı yapmadılar ve böyle bir ortamda ele geçirilen hakimiyetin birden rakibe teslim edilmesi maç öncesi yapılan planın boşa çıkarılmasına neden oldu.. Takım şartlar çok uygunken bir türlü sakin kalarak paslı oyuna devam edemedi..

-Baytar'ın sol kenardaki varlığı Colin Kazım için biraz daha öne çıkarak ceza sahası dolaylarına daha rahat yaklaşabilme imkanı verecekti ama ilk 5 dakikadaki aksiyon dışında oyuncu yine ceza sahasına girmek yasaktır düsturuyla mücadele etti.. Bu konudaki umutlar gün geçtikçe azalıyor..

-Baytar sol kenarda kötüydü, onun etkili presi o bölgede kullanılamadı..

-Ayhan berbat bir ilk yarı çıkardı..

-Felipe Melo, Galatasaray'daki en kötü maçını oynadı ve her ne kadar Terim maç sonunda sarı kartlı olma vurgusunu yapsa da üst üste yaptığı iki büyük hata sonrasında delirip çıkardığı belliydi.. Riskliydi ama korkulan olmadı..

-Takım önde baskı konusunda sezon ortalamasının aşağısındaydı ama bunda sezonun ilk deplasman derbisini oynuyor olmak mutlaka etkili olmuştur..

-Galatasaray'ın zorlu deplasmanlarda ortaya koyabileceği oyun üç aşağı beş yukarı budur ve fazlası için ya sistem değişikliği gerekir, ya da sağlam 2-3 transfer..

Fazlası için yarın Hayatım Futbol..

5 Kas 2011

,

Galatasaray 0-0 Mersin İ.Y.



Terim geçen haftaki Kayseri deplasmanında dersine iyi çalışmış ve Engin Baytar'ın yokluğunda hem orta sahada, hem de açıklarda devam eden yapısal sorunları ortaya Ayhan, kenara da merkeze yardım edecek olan Yekta'yı ekleyerek çözmeye çalışmış ve başarılı olmuştu.. Zor deplasmanda rakibe fazla alan bırakmadan topa hakimiyet sağlandı ve duran topla açılan kilit, konsantrasyonu artan savunmayla birlikte zor olmayan bir galibiyete çevrildi..

Bu hafta Engin Baytar yine yoktu ve galibiyetle birlikte iç sahada oynuyor olmak Terim'e yine eski hataları getirdi.. Kenarlar yine ilk 2 ayın olmaz dediği Riera - Colin Kazım şeklindeydi, orta sahaya ise ilk haftaların bir başka olmazı Sabri geri dönmüştü.. Yekta sakattı ve Engin Baytar yoktu ama Kayseri maçının iyilerinden Ayhan tercih edilmedi..

Maçın ilk bölümünde Colin Kazım'ın kullanım şeklini anlayamadım.. Savunmada devamlı merkezde yer aldı ve Sabri, Eboue'nin önünde pozisyon aldı ama Galatasaray topla her buluştuğunda çizgide Sabri'yle birlikte aksiyona girmeye çalıştılar.. Terim'in kafasında onu merkeze koymanın karşılığı nedir anlamak çok kolay olmadı.. Elmander'i ikileme gibi bir derdi yoktu ve fazla öne çıkmadı, zaten ilk 20 dakika sonrasında da işlemeyen hücumla birlikte sol kenara gitti ve Riera sağa geçti ama gelmeyen üretkenliği bunun da değiştirmeyeceği ilk 9 haftada zaten birçok kez ortaya çıkmıştı..

Galatasaray'da sorun şu, Rieri ve Colin Kazım kenarda birbirini tamamlayan oyuncular değiller.. İkisi de Elmander'e destek vermiyorlar ve daha kötüsü rakip ceza sahasına girilmez bölgeymiş gibi yaklaşıyorlar.. Kenar yaratıcılığı sıfır ve top tutma özellikleri de yok.. Riera'nın saf 4-4-2 kenarı olarak topla yaptığı mekanik ama yıpratıcı koşularıysa TSL'de bırakılmayan alanlar ve sert savunma oyuncuları nedeniyle hiç göremedik.. Marca'ya verdiği röportajda Türkiye'deki savunmaların sertliği ve futbolun zorluğuna dair diğer yabancı oyunculara doğru eklenen Riera, bu anlamda sürpriz yaratmadı.. 4-3-3 kenarında yer alması için hem takım hücumü içinde sol kenara daha çok önem verilmesi, hem de diğer açığın forvet özellikli olması şart ve Riera'nın berbat başlangıcında kendi durumu kadar takımın yapısı da çok etkili..

Kenardaki sorunlar, orta sahada üçüncü oyuncu olarak Baytar ya da Ayhan gibi pozisyonun natürel oyuncularının tercih edilmemesi durumunda Selçuk İnan'ı da çok etkiliyor.. 10 hafta geride kaldı ve Selçuk da hem oyun, hem de skora etki konusunda beklentilerin altında.. Felipe Melo'nun bekler ve takım savunması nedeniyle stoperlerin önüne çok gömüldüğü zamanlarda Riera ve Colin Kazım'a geri dönmeyen ve sete dönüşmeyen pozisyonlar nedeniyle fazla oynayamayan Selçuk'un yanında bir adam olmaması durumunda önde sadece Elmander kalıyor ki bunu görüp Michael Skibbe gibi Selçuk üzerine gölge adam markajı veren hocalar oyuncunun etkisini biraz daha azaltıyor ve Galatasaray'ın şu anda Baytar dışında buna verecek bir cevabı yok..

İkinci yarı Sabri'nin yerine oyuna giren Ayhan'ın takıma getirdiği pozitif katkı bunun sonucu.. Yine Sercan'ın oyuna girer girmez sağdan gelişen ilk atakta Elmander'in yanında bitmesi de öyle.. Daha çok ileri koşu yapan Sercan'la birlikte ikinci yarıda Mersin savunmasının dengesi de bozuldu ve oraya kayan rakip savunma merkezi sağ bölgede boşluklar oluşturdu.. Sercan'ın forvet çoklayan özelliği, toplu oyundaki defolarıyla birleşince arkasındaki Balta'yla birlikte sol kenar tamamen öldü ama maç boyunca savunmayı fazla ön plana almayan Mersin karşısında bu, çok büyük bir sorun değildi..

Fatih Terim'in takımın kendisine gösterdiği net şeyleri anlamakta diretmesinin bazı puan kayıplarına neden olduğu aşikar.. İlk 8 haftada gayet vasat bir performans gösteren Eboue'nin maç sonraları hoca tarafından eleştirilmesi oyuncunun gerçek bölgesine geçmesiyle birlikte son buldu.. Eboue bugün de takımın en iyilerinden biriydi, çünkü bu adam sağ bekti.. Sol bekte, sol açıkta, sağ açıkta, merkezde vasatı daima tutturur ki bu bölgelerde oynadığı hiçbir maçta takım standardının altında kalmadı.. Çok yönlülüğün sözlük karşılığı da zaten tam olarak budur.. Ama iyi oynaması, takımı bir kademe üste taşıması için naturel pozisyon çok önemli ve bunun için 8 hafta beklenmemeliydi.. Eboue'nin sağ bekteki iyi performansı Terim'in kafasını başka bir açıdan karıştıracak ve zaten bu da yapılan transferin anlamı konusunda elimize daha net bilgiler verecek.. Eboue'nin sağ bekteki pozisyonu, takımın en değerli ikinci Türk oyuncusu ve kaptanının yedek kalması anlamına geliyor ve bugün Sabri'yi Eboue'yle birlikte ilk 11'e alan da biraz buydu.. Sabri'yi arkaya iten sağ bek Eboue bütün iyi performansına rağmen çok iyi bir transfer olarak görünmeyebilir.. Albert Riera şu ana kadar hayal kırıklığı.. Merkeze beklenen transfer yapılmadı ve Terim'in istediği forvet transferi de yine gelmedi.. Böyle bir ortamda ilk 10 hafta sonrasında ortaya çıkan tablo yaz transfer döneminin çok ideal geçmediği yönünde.. Terim'in Arda'nın gidişi sonrasında pişmanlığını belli ettiği Culio'nun gidişi de işin başka bir boyutu..

Sonuç olarak 2 hafta önce Antep'e içeride bırakılan 3 puandan sonra içeride bir başka puan kaybı 10. hafta itibarıyla çok iyi görünmüyor.. Takım oldukça iyi bir fikstürde maçların sadece yarısını kazanabildi ve Fenerbahçe'nin 3 puan gerisinde.. İlk yarıda kalan 7 maç içinde ilk yedinin içinde yer alan 6 rakibin 5'iyle oynanacak ve bu ortamda zirvenin 3 puan arkasında olmak çok ideal değil.. Yekta'yla birlikte kadro iyice daraldı ve bu kadar büyük yapısal sorunlar varken Terim'in neredeyse her maç sonrasında değindiği transferden medet ummamak mümkün değil.. Play-off'a da güvenerek yapılabilecek en az kayıpla girilecek olan transfer dönemi işleri biraz daha düzeltebilir ama artık karavana atma şansı yok..

2 Eki 2011

,

Ankaragücü 0-3 Galatasaray



Geçen hafta olduğu gibi yine bir duran topla açılan kilit sonrasında 19. dakikada atılan gol Galatasaray'ın bu sezon için zirve noktası.. 4-3-3'ün bütün karakteristiğini barındıran pozisyonda bir merkez oyuncusunun (Baytar) savunmada ikili mücadeleyle topu kazanıp hızlı bir şekilde tek pas sonrasında tekrar alarak hücuma taşıması, merkezde doğru anda doğru noktaya verilen pas, takımın yaratıcı gücünün ortada yaptığı driplingle kenar oyuncusunun ceza sahası koşusunun bileşimi ve açık forvetten müthiş bir vuruş..

Takımda geçen haftaya göre değişen fazla şey yok.. İkinci goldeki Colin Kazım koşusu Eskişehir maçına göre golle imzalanan bir fark ama daha sık tekrarı şart.. Merkezde ise Engin Baytar geçen hafta bulduğu güvenle Melo ve Selçuk için doğru tamamlayıcı olacağını yine gösterdi.. Sadece oynanan oyun değil, ekrana yansıyan vücut dili itibarıyla takımı fazlasıyla sahiplendiği de ortada.. 71. dakikada tamamen tükenmişlik içinde yere yığılıp beni çıkarın demeden 2 dakika önce iki pozisyonda merkezden verdiği paslardan sonra ciddi deparlarla ceza sahası koşuları yaptı ki geçen hafta Colin Kazım'la girdiği iletişim sonrasındaki deparların tekrarını göstermeye çalışması o tükenmişlikten hemen önce etkileyiciydi.. Görüntüsü şu an takımın önemli bir parçası olduğu yönünde.. Melo'nun savunma içine girişiyle Selçuk'la birlikte merkezde bazı kopmalara sebep oluyorlar ama sistem içi spontane şekilde ortaya çıkan bu arızaları çözmek çok zor değil.. Henüz 1 saatlik kondüsyonu var ve güçlendiği takdirde savunma dışında hücumda da tekniğini çok daha rahat ortaya koyacak..

Fatih Terim'in Muslera dışında Eskişehir maç kadrosunu bozmaması bu sezon için takımın zirve noktasına duyduğu saygıyı ifşa etmesi ki bunları görmek güzel.. Terim'in maç boyunca kenardaki duruşu saha içinin dışında bazı şeyleri gösteriyor.. Çok daha hırslı, çok daha tutkulu.. İkinci gol özellikle hocayı da çok keyiflendirdi ki bunu göstermekten de çekinmedi.. İkinci döneminde kenardan değil de daha çok üstten izlediği takımdan sonra bu sezon gösterdiği ruh umutları da artırıyor.. Melo'nun, Ujfalusi'nin, Kazım'ın, Baytar'ın, ikinci goldeki hareketleriyle Muslera'nın gösterdiği bu adanmışlıkta Terim'in etkisi büyük..

Özellikle ikinci yarıda Özgür Çek'in boşalttığı alanı kullanmaya çalışmak oyun içi müdahalelerin de takım içi ve kenar yönetim itibarıyla aktif olduğunu gösteriyor.. İki hafta üst üste fazla pozisyon vermeden kazanılan maçlar ve kolay deplasman galibiyeti sezon seyri açısından oldukça keyifli.. Bugün rakip çok zayıftı ama bununla gelmesi muhtemel konsantrasyon kayıplarının hiç yaşanmaması oldukça önemli.. Galatasaray ikinci goldeki organizasyonunu en son 3 sene önce yapmıştı.. Bu deplasmanda aynı skorla çok rahat galibiyeti en son 7 Aralık 2008'de almıştı.. Terim'in Skibbe'ye sarf ettiği "Bizim dönemden sonra bu takım en güzel topunu seninle oynadı" iltifatından sonra tesadüf müdür? Belki.. Ama ya değilse?

"Terim'i neden seviorum vol. 2"

Sıkıntılı oyuncuları çok kısa sürede büyük bir adanmışlıkla yeşil zeminde var ettiği için..

26 Eyl 2011

,

Galatasaray 2-0 Eskişehirspor



İlk yarıda Albert Riera ceza sahasına girdiğinde dakikalar 29'u gösteriyordu ve bu aksiyon, merkezden sürdüğü topa ceza sahası çizgisinin hemen üstünden vurduktan sonra gerçekleşti.. Aynı durumun diğer kenardaki Colin Kazım için yansıması da benzer bir uzaktan şutla 40. dakikada yaşandı.. Bu iki pozisyon dışında iki oyuncunun duran top organizasyonları dışında ceza sahasına girişleri yoktu ve böyle bir ortamda oyun hakimiyetini elinizde büyük bir üstünlükle tutsanız bile yapabilecekleriniz bireysel beceri ya da duran toplarla kısıtlanır ve Galatasaray bu anlamda Selçuk İnan'ın müthiş serbest vuruşuyla şanslı bir ilk yarı geçirdi..

Fatih Terim, eğer Galatasaray'ı tek merkez forvetle 4-3-3 şeklinde sahaya yayacaksa bugün elde ettiği Engin Baytar artısı dışında kenarlardaki bu sorunu çabuk ve net bir şekilde çözmesi gerekiyor.. Zira bu dizilişle rakip ceza alanına girmek için yapılması gereken birbirini daha iyi tanıyan ve oynamaya alışan bir merkezle birlikte kenarları biraz daha ileri itmek.. İkinci yarıda etkisi artan futbolda 50. dakikada Riera'nın soldan getirdiği topta hemen altıpas içinde beliren Colin Kazım'la birlikte ceza sahasında belirmesi bu konuda kenar oyuncularının muhtemel bir uyarı aldığını gösteriyordu.. Albert Riera'nın daha iyi top taşıyan yapısı ve yüksek oyun bilgisiyle kenardan top getiren oyuncu olması, Colin Kazım'ın oyun içi tembelliğini biraz daha bırakıp koşu yapması gerekliliğini ortaya çıkarıyor ki sene başından beri umut bağlanan bu aksiyon konusunda şu ana kadar yaşananlar genellikle hayal kırıklığı.. Bu şekilde hücumu çoklamayı başaramayan kenarlarla Elmander tarzı target striker'ların oyundaki farklarını ortaya koymaları da çok kolay değil..

İlk yarıyla ikinci yarı arasındaki aksiyon farklarının arasındaki temel fark kenar oyuncularının biraz daha oyunun içine girip öne çıkmaları ve ceza sahası koşusu yapmaları.. İlk yarı sonunda fazla lüks görünen ve Baros/Sercan hamlelerini düşündürmeye başlayan Johan Elmander de ikinci yarıyla birlikte biraz daha özgürleşti ve orta sahaya sık sık inerek yanındaki oyunculara daha çok güvenip pas alışverişine girmeye başladı.. İlk yarıda yine orta sahada çok etkili olan Felipe Melo ve yanında son derece iyi idare eden Engin Baytar'la birlikte Alper Potuk'un yakın markajında eriyen Selçuk İnan, ikinci yarıyla birlikte skor dezavantajını çevirmeye çalışan rakibin bu görevi gevşetmesiyle birlikte boşa çıkmaya başladı ve oyunu da iyi yönlendirdi.. Sonuç olarak takımın 3 hattındaki 3 problemden birini giderme yolunda takım da önemli bir opsiyon kazanmış oldu..

Engin Baytar günün bu anlamda arka planda kalarak rol çalan oyuncularından.. Sabri ve Eboue'den sonra topla yumuşaklığı çok daha farklı olan ve bu bölgedeki savunma duygusu da diğerlerine göre daha gelişmiş yapısıyla orta sahaya önemli bir ekleme yaptı.. Bu maçta sene başından beri merkezde çok daha rahat tutulan topun başrollerinden biriydi.. Baytar, Trabzonspor'da bugün yaptıklarının çok daha ötesini benzer rolde, benzer bir sistemde rahatlıkla gerçekleştirmiş bir isim.. Piyangodan transferinde sevindiren de takımın yaşadığı Türk çekirdek sorununda önemli bir yeteneğin neredeyse bedelsiz bir şekilde kadroya katılmasıydı.. Bugünkü performansı sadece bunun önizlemesi, Baytar'da bunun çok daha fazlası var.. Saha içi ve dışındaki görüntüsü kafasının rahat ve mutlu olduğu ama elbette iç yaşantısını buradan bilmek mümkün değil.. Bugün 65. dakikada yaşadığı sakatlık büyük şanssızlıktı, bu maçta farkı yaratan oyunculardan biri olarak 90 dakikayı tamamlamayı hak ediyordu.. Özellikle çıkışına doğru Colin Kazım'ın önüne attığı 25 metrelik güzel pastan sonra sağ kenardan gelen ortada altıpasta belirmesi oyuna ve takıma bakışıyla ilgili çok net bir güzelliği ortaya koydu.. Maç sonrası takımın fizik gücüyle ilgili yaptığı cesur ve yerinde açıklamalar da son derece iyi.. Üç merkez oyunculu yapı devam edecekse 1 saatlik performansıyla ilk opsiyon olmayı bence başardı ama Terim'in düşüncesi Eboue'nin dönüşüyle birlikte nasıl olacak bunu ilerleyen maçlarda göreceğiz..

Elmander'in fizik gücü, geriye gelerek merkez oyuncularıyla oyun içi kurduğu aktif iletişim ve en önemlisi top tutma becerisi bir başka 9 numarayı çok hatırlatıyor.. Aradaki kalite farkı elbette büyük ve gereksiz bir karşılaştırma içine girmeye gerek yok fakat Galatasaray'ın hücum portföyüne katmayı başardığı farklılık çok değerli ve o bölgedeki sorunları Terim'in tüm memnuniyetsizliğine rağmen takım içinde minimize eden bir yapıda.. Bugünkü performansı çok önemli, ama 60'tan sonra Sercan ya da Baros'la değişse takımın farkı artırma şansı muhtemelen çok daha fazla olacaktı..

Michael Skibbe'nin Galatasaray'ı ilk ziyaretinde önceki haftalarda gösterdiği şeyler bugün biraz daha netleşti.. Güzel oyunun ve pas yapmaya çalışan yapının önceki dönemde kendisine fazla bir şey kazandırmadığını gören Skibbe'nin Eskişehir'i fizik güce çok daha fazla güvenen, oyununu daha çok mücadele ve kavga üzerinden kurmaya çalışan bir takım.. Bugün Galatasaray'ın netameli savunma çizgisinin arasına Mehmet Yıldız'ı atmaya çalışması Galatasaray'ın savunmayı daha rahat çıkararak boyu istediği gibi kısaltmasını sağladı.. Yine orta sahada teknik anlamda fark yaratan isimlerden Alper Potuk'un da Selçuk İnan'la sınırlanması bütün hücumlarını Diomansy Kamara'nın hızı üzerinden yaratan bir rakip takım ortaya çıkardı ve bunlar Galatasaray adına işleri kolaylaştırdı.. Terim'in değişik bek kurgusu, Sabri ve Colin Kazım'lı sağ çizgide Dede'yi de önemli bir tehdit olarak maç öncesi ortaya koyuyordu ama özellikle fark 2'ye çıkana kadar Dede de Skibbe tarafından bir hayli sınırlandı.. Michael Skibbe ligin gerçeklerini, burada asgari müşterekte yaşamı elde etmek için ilk etapta ne yapması gerektiğini iyi çözmüş gibi.. Fazlası için aklında muhtemelen çok farklı şeyler vardır ama pragmatik bir başlangıç yapması özellikle Galatasaray sonrasında büyük tecrübe elde eden ve Frankfurt'ta yönetimlere çok daha rahat gider yapmaya başlayan Skibbe'nin kişisel gelişimini de sürdürdüğünü gösteriyor.. Bugün ilk yarıdaki duran top golü teknik adamlık performansına darbe vurdu..

Aynı sistem ve diziliş içinde seçilen farklı oyuncuların mantaliteyi tek başına değiştirdiği ortamda Elmander ve Baytar bugünün öne çıkan isimleri.. Bu takımın sistemi ne olmalıya dair aldığımız fikirler 4. maç itibarıyla iyice güçlendi ki bir sonraki yazının konusu da bu olsun.. Savunmadaki büyük yapısal arızaların devam ettiği takımda Zan'ın golü sevindirici fakat önemli olan diğer oyuncuların takıma esneklik getirecek performansları.. Galatasaray'ın sınırlı kadro yapısı içinde yapması gereken öncelikle eldeki oyuncuları optimumda kullanmak ki Eskişehir maçı bu anlamda bir milat olabilir.. Oyun çok ideal değildi ama ilk defa gösterilen büyük iştah bugün maça giden 30 bin seyirci için yeterli gibi görünüyor, en azından benim için maç hayli başarılıydı..

"Terim'i neden seviyorum?"

Oyuncusunun yaptığı gereksiz işlerden sonra anında tepkiyi kenardan gösterip taraftarına verdiği güven için..

19 Eyl 2011

,

Galatasaray 3-1 Samsunspor



Servet Çetin'in yokluğu Galatasaray için bir taşı daha yerine oturtmak için bir şanstı zira Terim'in en kötü futbol huylarından biri olan inatçılık bazı gerçeklerin ortaya çıkmasını geciktirebiliyordu.. Böylece sezon başı kampının uzun süreli sağ beki Ujfalusi tandeme geçti ve Eboue - Sabri ikilemi üzerinden ilk 11'i ve 4-3-3'ü belli olan Galatasaray'da yapı ortaya çıkacaktı.. Eboue'nin bek oynayıp Sabri'nin merkezde devam etmesi Eboue'yi şu anki naturel pozisyonunda görmek için istenen ve beklenendi ama tersi takım için Sabri'yi merkezden uzaklaştırması adına daha iyi olabilirdi.. Böylece sağ bekte fazla nitelik kaybetmeden orta sahada biraz daha iyi top tutan ve daha teknik bir üçlü oluşturup Eboue'nin yeterliliğini biraz daha test etme fırsatı elde edilecekti..

Eboue orta sahada başladı ve onun öne çıkması ilk hafta Belediye karşısında daha önde kalan Selçuk İnan'ı biraz daha geriye attı.. Galatasaray ilk 20 dakika itibarıyla Belediye maçında olduğu gibi oyuna hakimdi ama hem yeni kenar ikilisindeki dengesizlik, hem de bekler üzerinden Terim'in direttiği üçlü defansı andıran dönüşler orta sahada büyük boşlukların doğmasına neden oldu.. 17. dakikada Felipe Melo'yla gelen beklenmedik gol, Belediye'ye göre çok daha farklı bir oyun sergileyen Samsunspor karşısında çok daha etkili bir takımın gelmesi için kilit olabilirdi ama Galatasaray, 20 dakika sonrasında bir kez daha düşüşe geçti..

Takımın boyuyla ilgili takıntılı bir aytıntıcılığı göz önüne alan (ki bu iyi bir şey) Fatih Terim'in genişliği unutmayıp beklerle bunu sağlamaya çalışması umut veriyor.. Ama sol beki daimi stoper olacak Galatasaray'da sol - sağ kademe farkının göz önünde tutulmaması savunmadaki dengeleri sarsabilecek gelişmeleri de beraberinde getiriyor.. Toplu çıkışlarda orta çizgiye kadar çıkan beklerle Felipe Melo'nun savunma içine doğru yönlenmeleri gayet akilane dururken savunmadayken ve takım topun gerisindeyken Melo'nun savunma önüne yığılması ve defans dörtlüsünün 5 metre önünde 7-8 kişilik topluluk oluşması zaman zaman orta sahayı güçsüz kılıyor.. Samsunspor'da Petkovic'in golden sonra biraz da spontane bir şekilde savunmayı öne çıkarması maçı tamamen dengeleyip mücadeleyi orta oyununa çevirdi..

İkinci yarının başında takım skor avantajına sahipken yenen kontra atak ve dengesiz yakalanmada beklerin yine ileride olması ana faktörlerden biri.. Gökhan Zan'ın hatalı pasında kaptırılan topta Balta ve Sabri rakip yarı alanda konumlanmıştı.. Özellikle Sabri'nin bir açık gibi oldukça ileride yer aldığı pozisyonda beklerden dönüş doğal olarak gelmedi ve Zan'ın öne çıkarak kullandığı topta Samsun kontrasında Ujfalusi stoperde tek başına kaldı.. İkiye bir yapma şansı bulan Samsunspor'da savunmaya yakın olan Melo, Sarp'a yetişmeye çalıştı ama başarılı olamadı.. Gol sonrası sakatlanan Eboue, yine oluşabilecek bir başka Terim inadının kendiliğinden önüne geçti ve hoca Elmander'i oyuna sokarak ikinci hücumcuyla risk aldı.. Sonrasında gelen iki değişiklikten Colin Kazım - Engin Baytar takımı çift merkez forvete çevirdi ve Galatasaray özellikle Elmander'in ekstra özellikleriyle topla daha etkili olmaya başladı..

Milan Baros - Fatih Terim uyuşmazlığında Terim'in beklediklerini Baros'tan tam olarak görememesi yatıyor ki hocanın haklı olduğu noktalar var.. Baros hala sakatlık sonrası dönemini tam olarak atlatabilmiş değil.. Henüz gücü yerinde değil ve bu da direkt bir şekilde onun en önemli özelliğinin göz ardı edilmesi sonucunu doğuruyor.. Galatasaray, Selçuk İnan dahil orta sahada çok teknik, topu ayağında uzun süre tutan ve çok yaratıcı bir oyuncuya sahip değil.. Kenar oyuncularındaki uyumsuzlukla birleşen bu faktör merkezdeki forvetten sırtı dönük oyun oynama zorunluluğunu getiriyor ki bu, Baros'un en iyi olduğu konulardan değil.. Elmander'in oyuna girer girmez yarattığı fark daha diri bir şekilde sırtı dönük oyunu oynayabilmesi ve ileride top tutabilmesiydi.. Fit bir Baros hiçbir zaman top tutamadı ama gücüyle ve savunma üzerindeki baskısıyla rakiplerin savunmayı ileri çıkarmasını birçok maçta engelledi.. Onun skorer özelliğinin yanında son derece yetersiz tekniği ve top tutamayan yapısıyla takımın oyunu rakip sahaya yıkmasında etkili olan özelliği buydu ve güçsüz bir Baros bunun çok uzağında.. Bu da doğal olarak Terim'in tepkisini çekiyor ve hoca o bölgede farklı özellikler görmek istiyor..

Engin Baytar'ın sağ kenara gelişiyle birlikte son 20 dakikada takım 4-4-2'ye döner gibi oldu ama asimetrik yapıyla aslında bu da 4-3-3/4-4-2 melezi bir yapı.. Değişiklik sonrası düzelen oyunda rakibin son 20 dakikayı 10 kişi oynadığı unutulmamalı.. Bu düzen özellikle deplasmanlarda büyük sıkıntı yaratır ama Baytar tarzı bir merkez çoklayıcı kenar oyuncusuyla ilk plan haline de getirilebilir.. Bu da Colin Kazım için kulübe yollarının görünmesi anlamna gelir ki ilk 2 haftalık performans sistemin devamında bile bu yolu onun önüne çıkarabilir.. Bunun için bugünün vasatı ama isteklisi Albert Riera'nın rolünün oturmasını beklemek gerekiyor..

Takımdaki çok büyük sorunlar devam ediyor.. Bugün oyuna giren Elmander ve Sercan ikilisinin katkılarıyla galibiyet bulundu ama tersi de olabilirdi.. Belediye maçı birçok farkındalığı hem taraftar, hem de teknik kadro ve oyuncular üzerinde oluşturdu diye umuyorum.. Samsunspor karşısında alınan galibiyete rağmen rakibin kişilikli futbolu da benzer bir sonucu oluşturmuş olabilir.. Bütün bunlar Galatasaray'ın orijinal yapısının daha çabuk ortaya çıkmasına neden olacak ama bu bek dizilimi ve ağır savunma hattıyla takımın boyu üzerindeki diretmeler geçiş sürecinin beklenenden uzun ve çok daha sancılı olmasına neden olabilir..

12 Eyl 2011

,

Belediye 2-0 Galatasaray


16. dakikada yayıncı kuruluşun hazırladığı bir grafik sağ alt köşede belirdiğinde Galatasaray'ın o süreye kadar 108 olumlu pas yaptığını gösteriyordu.. Aynı tempoyla bunun 90 dakikalık karşılığı 600 olumlu pasın üstünde ki TSL için müthiş bir seviyedir.. Terim'in alameti farikası olan alan parselizasyonu sene başı için yine çok iyiydi, oyuncular Belediye gibi bunun tam anlamda antikoru olan bir takıma karşı topa sahip olmada iyi bir başlangıç yaptı ve oyunda üstünlük kuruldu.. Çıkan beklerle rakibe yapılmaya çalışılan pres özellikle yeni bir takım olmanın da etkisiyle zaman zaman bireysel kopmalar gösterse de ilk 20 dakika genel anlamda çok doyurucuydu ve futbola elverişli olmayan bir statta yeterli heyecanı vermeyi başardı.. Fatih Terim'in maçtan sonra yaptığı açıklamada "ilk 25 dakikadaki Galatasaray, hedeflediğimiz takım" açıklaması muhtemelen bunun karşılığı.. Hocanın kafasında yine pres yapan, topa sahip olan ve bol pas yaparak rakip kaleye inen bir Galatasaray yaratmak var.. Bu olguları içinde barındıran oyun yapısı için Rijkaard döneminde "total futbol" ağıtları yakanlar bunun en güzellerinden birini ülkeye göstereni "kaos futbolu" gibi oyunla uzaktan yakından alakası olmayan bir terimle tanımlıyorlar..

Galatasaray yine Terim'in böyle bir defans dörtlüsüyle savunmayı çok ilerde kurduğu başlangıçta hocanın geçmiş dönemlerden beri ütopyalarından biri olan orta sahavari beklerle (2-1-4-1-2 ve Fiorentina) savunmayı ikili bırakıp Melo'yu tandemin arasına indirdi.. Pep'in Barcelona'da oyun içi üçlüye dönüşlerinde Busquets üzerinden kullandığı bu yapının çok daha radikalini ve düzenlisini 2010 Dünya Kupası'nda Javier Aguirre'nin Meksika'sında görmüştük.. Bunun riski stoperlerin ağırlığıyla birlikte beklerin çıkışlarında kenarlarda oluşacak derin boşluklar ve Abdullah Avcı'nın muhtemelen fırsatı görünce en uçtaki Pierre Webo'yu sık sık Galatasaray sağ kenarına götürmesiyle Belediye üst üste pozisyonlar üretmeye başladı.. Oyun rakibin savunmayı biraz daha çıkarmasıyla orta alanda bir miktar dengelendi ve üst üste gelen tehlikeler Galatasaray'ı biraz daha geri attı ve 11 kişiyle topun arkasına geçmeye çalışan takımda Skibbe dönemi esintileri görüldü..


42. dakikada yine sol kenarda başlayan ama ters topla birlikte dengesi bozulan savunmada büyük kaleci hatasıyla birleşen basit bir orta, takımı geriye düşürdü ki Belediye özellikle deplasmanda oynarken skor dezavantajına düşülmemesi gereken birkaç takımdan biri.. Hem toplu oyunu, hem de geriye yaslanmayı Avcı'nın üstün stratejileriyle yıllardır iyi harmanlayan rakip karşısında ilk 20 dakika sonrasında etkisini kaybeden takımın yapacaklarının sınırlı olacağını tahmin etmek zor değildi..

Devre arasında gelen Zan - Yekta değişimiyle hem orta sahada kötü olan Sabri'yi beke kaydırıp sağ bek hücumundan bir şey kaybetmemeyi, hem savunmadan bir ağır çıkarıp Ujfalusi'yle kısmi bir iyileşme sağlamayı, hem de merkeze top tutan bir yaratıcı eklemeyi düşünen Terim, maç başı 11'inde olduğu gibi planladıklarının çok azını aldı.. Sol kenarı hem beki, hem de açık oyuncusuyla çok sınırlanan takımda Colin Kazım'ın da tutulamayan topla hücuma veremediği destek bir iki Ujfalusi/Sabri çıkışı dışında kenar desteği getirmedi.. Özellikle ilk yarıda geriye çok yakın oynayan Melo'nun yanına fazla girmek istemeyen Selçuk da geriden top çıkarmada dezavantaja düşülmesini sağladı ki Galatasaray'daki en kötü oyunlarından birini oynadı.. Milli takımda Hiddink tarafından savunma önünde dahi kullanılan Selçuk İnan'ı önde kullanmaya çalışmanın bu yapı içinde mantığı yok.. Onu değerli kılan savunma önünde aldığı topla oyunu ilk kuran oyuncu olması ve Galatasaray'ın özellikle çok sıkıntılı savunma yapısıyla bu, takımda çok ciddi bir gereklilik.. Sercan ve Baytar değişiklikleriyle takımdaki taşları tamamen yerinden oynatan ve iki hücum beki, iki kenar forvetle yürümeye çalışan takımın top tutma problemini çözememesi üretkenliği etkiledi ve çok ciddi bir pozisyon bulamadan Galatasaray son dakikalara girdi.. Sonlarda gelen ikinci golde yine ters kenardan başlayan ve 20 saniyede olgunlaşan atakta uzun süre dörde dört devam eden hücumda kadraja fazladan giren tek Galatasaraylının Felipe Melo olmasıysa sene başı olmasına rağmen esef verici bir görüntüydü, televizyon başında dahi fazlasıyla sinir bozucuydu..

Eboue'nin hücumun başlangıcında yediği komik çalım muhtemelen ters kenarda oynamasının sonucu.. İlk resmi maçına başladığı mevkiinin kariyerinin dibini gördüğü maçla aynı olmasıysa oyuncuyu bilenler için hoş değildi.. Terim'in Eboue'ye joker gözüyle baktığı çok açık ki büyük ihtimalle bir daha orada yer alacağı maç sayısı ikiyi geçmez.. Ama net bir şekilde o kenarın adamı değil, net bir şekilde Galatasaray'a yapacağı en büyük katkı sağ bekte.. Başka yerlerde oynatılacak Eboue'nin yerine bölgelerinin çok daha iyi oyuncularına gidebilirdi Galatasaray.. Elde Sabri ve hatta Ujfalusi bonusu varken Terim bu esnekliğe ilerleyen dönemlerde sahip olacak ama Eboue'yi aldıysanız, onun size en çok şeyi vereceği bölgeye süratle yerleştirmek zorundasınız ve bu bölge, Albert Riera kadrodayken oyuncunun kendi tercihi olan sağ açık bile değil..

Kötü bir 90 dakikaydı, hak edilen bir mağlubiyet alındı.. Ama sonuçta 1.5 puanlık bir maçın play-off'la çoook uzun bir hale dönüştürülen maratonda istatistik dışında bir önemi yok.. Daha geride kurulan bir savunma, savunma önüne daha çok yaklaşan bir Selçuk ve onun yanına top tutabilen bir partnerle birlikte Riera - Colin Kazım dengesi Terim'in mantalitesiyle birlikte daha iyiyi getirecektir.. Fiziksel yönden geçtiğimiz sezonun sonundan daha ileride görünmeyen Baros ise büyük soru işareti.. Terim'in onunla ve Elmander'le ilgili yaptığı açıklamaysa kendi içinde doğruluk payı olsa da (belki?) ilk haftada çok büyük mantıksızlık..

,

KHAS Spor İletişim


2005 yılında Kadir Has Üniversitesi bünyesinde kurulan Spor Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezimiz “Spor İletişimi” ile “Spor Hukuku ve Yönetimi” başlıklı eğitim programlarına bu yıl da devam etmektedir. Ulusal ve uluslararası spor dünyasından önemli konukların katkılarıyla gerçekleşen seminer dersleri ile katılımcı öğrencilere her geçen gün gelişen spor endüstrisinde ihtiyaç duyacakları teorik ve pratik, ilgili her türlü bilginin sağlanması amaçlanmaktadır. Eğitim programlarımız, spor hukuku, spor yönetimi ve spor medyası alanlarında kendini yetiştirmek isteyen herkese açıktır. Bu bağlamda en büyük referansımız, geçmiş yıllarda programlarımıza katılan ve bugün spor medyasının çeşitli kademelerinde yer alan 100’ün üzerindeki mezunumuz olacaktır.

Giriş sınavları 26 Kasım'da, 10 Aralık'ta başlayacak olan program 5 ay sürecek.

11 Eyl 2011

Galatasaray 2011/2012: Yeni Bir Umut


Her yaz ligin başlamasına 2 hafta kala başlayan heyecan ilk maça kadar yavaş yavaş yükselir ve başlama düdüğünden önce tavan yapardı ama bu sene yaşananlar bundan eser bırakmadı.. Sosyal paylaşım sitelerini, sözlükleri, forumları 15 dakika dolaşmak bunu anlamak için yeterli.. TFF'nin ultra aciz, sonsuz kifayetsiz yönetim süreciyle geldiğimiz nokta bu.. Hem şüpheliler, hem de hakkının yendiğini düşünenler aynı öfkeyle bir kuruma yükleniyorsa, işin içinde dahi olmayanlar yaşanan orta oyununa boş gözlerle bakıyorsa o iş bitmiş demektir.. Muhtemelen son 20 yılın en keyifsiz, en amaçsız sezonu bu sene yapılacak ve bu ortamda hakikaten futbola odaklanmak kolay değil.. Ama bir de bizim tarafta sil baştan yapılan ve bu sefer daha iyi yapılanmaya çalışan bir takım ve efsane hoca var.. Terim'li Galatasaray, şu anda gazı kaçanların en tarafsızı konumundaki Galatasaraylıların tek heyecanı..

Galatasaray'ın Skibbe'yle başlayıp Rijkaard'la devam eden güzel futbol oynama telaşının ve isteğinin Terim'le biraz farklı ama aslında aynı doğrultuda devam edecek olması geçmiş dönemlerde yaşananlar üzerinden konuşulabileceğini gösteriyor.. Çok zayıf merkezlerle Skibbe'nin Lincoln'e yüklenerek, Rijkaard'ın ise yaptığı tek transferin patlayıp çok kalitesiz bir nüveyle oynamaya çalıştığı ortamda Galatasaray'ın reçetesi belliydi.. 2010 Dünya Kupası'ndan sonra eksikler üzerinden yazılan küçük bir transfer değerlendirmesinin gerçekleşmesine bu yaz çok yaklaştık.. Galatasaray tarihinin en parlak döneminde en güçlü bölgesi olan merkezinden güç alan ve farkı bu bölgede yaratan bir takımdı.. Ligin en iyi Türk orta sahası Selçuk İnan'ın üstüne gelen Felipe Melo ilk etapta son 3 yılda yaşanan birçok sıkıntıyı çözmek için yeterli.. Terim'in çok istediği Lassana Diarra'yla geçen seneden sonra bir anda nirvanayı görmeye yaklaşıldı ama Culio'nun gidişiyle verilen sinyal bir anda ortaya çıkan Arda kriziyle son yabancı hakkının sol kenara gitmesine neden oldu.. Gelinen noktaysa 2005 sonrasını iyi takip edenler için şu an fazlasıyla yeterli..

Takımda ilk 11'deki yeri ve pozisyonu belli 7 tane oyuncu var.. Muslera (kaleci), Balta (sol bek), Servet (stoper), Selçuk (merkez), Melo (ön libero), Riera (sol açık) ve Baros (forvet).. Yine ilk 11'deki yeri kesin olan ama pozisyonu şu anda Terim'in kafasında saklı 3 kişi mevcut.. Eboue, Ujfalusi ve muhtemelen Sabri.. Bunlara Colin Kazım'ı da ekleyerek aslında yukarıdaki ideal 11'e ulaşmak mümkün ama özellikle yapılan 2 transfer Terim'in düşüncelerini bizim bakışımızla berraklaşmasını engelliyor..

Takım ilk birkaç maçtan sonra bütün maçlara 4-3-3 düzeniyle çıktı ve Terim hazırlık maçlarında çok net sinyaller verdi.. Bunlardan birincisi ilk maçında stoper oynayan Ujfalusi'nin sağ bekteki ilk maçında gösterdiği üstün performans sonrasında tandemin Servet ve Zan üzerinden kurulması.. Bu hem iyi işleyen bir sağ bek, hem de Zan'ın ayağı en düzgün stoper olarak geriden top çıkarmada takıma yardımcı olması demekti ki Terim'in bunu ilk plan olarak düşünmesi ligin ilk maçı öncesinde muhtemel.. Ujfalusi'nin sağ bekte Terim'in şu an için ilk tercihi gibi görünmesi, Eboue'yle birlikte üstüne iki kuma gelen ezik eşe dönen Sabri ve Eboue'nin durumunu da garip bir döngüye doğru itiyor.. Sabri için farklı pozisyonlarda işimize yarayabilecek bir oyuncu diyen Terim, Eboue için de birçok pozisyondan dem vurmuştu ve şu an için Sabri merkezde, Eboue ise ilk ve tek maçı olan Real Madrid itibarıyla sağ kenarda görünüyor.. Sabri'nin pres gücünden merkezde yararlanmak istediği açık olan Terim, bir süre daha yeni kaptanı bu bölgede kullanacak gibi görünüyor.. Selçuk'la birlikte Sabri'nin yüksek kondüsyonuyla merkezden yapacağı ceza sahası koşuları da bu bölgede Sabri'den sürpriz golleri sezon boyunca getirebilir ki Terim'in düşüncesi içinde bu da mutlaka vardır.. Ama Eboue için işler çok daha karmaşık.. Albert Riera'nın hakiki bir sol kenar olarak transfer edilişi sonrasında Eboue'nin ilk isteği olan sağ kenarda kullanılma ihtimali 4-3-3'le birlikte pek mevcut değil.. Orta saha? Sabri yoksa belki ama onun varlığında, arkada Yekta ve Engin Baytar hazır kıtayken ne kadar denenebilir muamma..

Colin Kazım Richards ise muhtemelen Albert Riera transferine en çok sevinen oyuncu.. Lukas Podolski'nin takıma gelişiyle birlikte birbirini kesen iki oyuncu olarak iki kenarda takımı tekdüzeleştiren oyuncu olma ihtimali beliren Colin Kazım, takım içinde kenardan forvet özelliği getirebilen tek oyuncu olarak hakiki kenar oyuncusu Riera'yı en iyi tamamlayan oyuncu ve transferinden sonra gösterdikleriyle Galatasaray için şu an itibarıyla çok önemli..

Terim'in kafasındaki göremememize neden olan tek konu şu an için takımın 3 sağ beki olan Sabri - Ujfalusi - Eboue üçgeni.. Bu üçgenin köşelerinin takım içinde yer bulmasıyla birlikte çok daha stabil düşünceler üzerinden yürümeye başlayacağız.. Terim'in unutmaması gereken özellikle Eboue'nin TSL'de farkı bek üzerinden yaratabileceği ve Ujfalusi'nin stoperde Servet ve Zan'dan bir kademe daha hızlı olduğu.. Özellikle savunma hattını devamlı çıkarmak istemesini daha hızlı Ujfalusi'yle okumak, topu oyuna sokma sorunundan çok daha önemli olabilir.. Merkezdeki ya da sağ açıktaki Eboue'nin yerine çok daha iyi transferler yapmak mümkünken, bekteki Eboue için aynı şeyi söylemek çok kolay değil..

Sabri ve Colin Kazım, Selçuk'tan sonra bu takımın en kaliteli iki Türk oyuncusu.. Bu anlamda ikisinin de 11 içinde değerlendirilmesi çok önemli.. Bütün bunların ışığında başlangıç için ortaya çıkan yapı bence yukarıdaki ama Terim'in düşüncesi nedir bunun için ilk ışık yarınki Belediye maçı.. Riera'nın ilk 11'de başlaması durumunda sürpriz bir şekilde defanstaki dörtlüye göre bu 11'i görebiliriz fakat İspanyol muhtemelen bu maçta kulübede olacaktır ve bu durumda ilk opsiyon Real Madrid maçındaki düzenin devamı olabilir.. Elmander ve Sercan'ın durumuna göre kenarları Riera ve Eboue'li klasik bir 4-4-2 de artık az kullanılan fakat hala geçer akçeliğini dönem dönem koruyan bir sistem olarak hiçbir zaman ilk tercih olmasa da Terim'in portföyünde bazı iç saha maçlarında kullanılmak üzere duracaktır..

Transfer dönemi tam anlamıyla tatmin edici değildi ama böyle bir sezon öncesinde birçok departmanda yapılabileceklerin en iyisi gerçekleştirildi.. Sonuç olarak yarın takım 1.5 puanlık bir maça çıkacak ve işler çok kötü giderse devre arasında tekrar yükleme yapıp dandik play-off sisteminde takımı kurtarmak mümkün.. Bu açıdan bütün kurşunları yaz döneminde sıkmayan yönetime bir şey diyemiyorum.. Savunmada çok büyük sorunlar var (ki muhtemelen en çok baş ağrıtacak bölge olacak), merkez ve kenar yedeklemeleri yine çok sıkıntılı ama özellikle çok yönlü transferlerle uzun süreli sakatlıklarda idare edici opsiyonlara kısmen erişildi.. Artık lig Galatasaray için başlasın ve maçlar üzerinden çürütülen yapıda futbolu konuşmaya başlayalım..

Bir resmi maçta Terim'i tekrar paltosuyla kenarda görmek çok keyifli olacak..

3 Eyl 2011

Liverpool'dan Galatasaray'a vol. 9


Çok iyi bir sezonda çok özel role sahip bir oyuncu olarak sadece 6 ay içinde Albert Riera'nın geldiği nokta inanılmazdı.. 2010 Mart'ında İspanya'da bir radyoya verdiği röportajda Liverpool'u batan bir gemi olarak niteleyip Rafael Benitez için oldukça sert açıklamalar yapan oyuncu çok kısa sürede kulüp içinde sorun adam haline geldi.. Benitez için "oyuncusundan tamamen uzak" tanımın yapan Riera, 2 yıldır tanıdığı hocanın futbolculardan gelen her türlü tepkiye kulağını tıkayan biri olduğunu söyledi.. "Eğer fiziksel açıdan bir sorununuz yoksa ve iyi de çalışıyorsanız takım kötü giderken oynamamanız, hoca gelip size açıklama yapmıyorsa muhtemelen kişisel bir problemdir" diyerek olayı bir hayli ileri boyuta taşıyan Riera, o dönem için adı Real Madrid'le anılmaya başlayan Benitez'in oynattığı gösterişsiz futbol nedeniyle tercih edilmesinin imkansız olduğunu da eklemekten geri kalmamıştı..

Rafael Benitez, takım zor bir dönemden geçerken Riera'nın yaptığı çıkışı "zamansız" olarak niteleyerek oyuncuya hızlı bir ceza verdi.. Hemen kadro dışı bırakılan Riera, hafta içi oynanacak Europa League ve hafta sonu gelecek olan Manchester United deplasmanında yer alma şansını direkt bir şekilde kaybetmişti ki yeni yılla birlikte 3.5 ay içinde sadece 2 maçta oynayabilen bir oyuncu için bu çok farklı bir durum değildi.. Liverpool'da 7 yıl forma giyen ve Benitez'le 2 sezon çalışma şansına erişen takımın 2000'li yılların başında en önemli isimlerinden biri olan Dietmar Hamann, Rafael Benitez'in kendisiyle daima profesyonel ve saygılı bir iletişim içinde olduğunu ve Riera'nın oynamıyorsa kendi çalışmasında problem olabileceğini belirterek hocayı korudu ve camia içinde eleştiri oklarının Riera'ya biraz daha dönmesinde katkıda bulundu.. Albert Riera, gözlerini karartarak haddini fazlasıyla aşan eleştirileri sonrasında takımda fazla kalamayacağını anlamıştı.. Hemen takımdan ayrılarak o dönemde açık tek transfer marketi olan Rusya'ya kanalize olmaya çalıştı.. Rus eşi Yulia Koroleva bunda fazlasıyla etkili olmuştu.. İki ciddi teklif aldı ama kısa süre içinde kulüp ve oyuncu bunları değerlendiremedi ve Riera takımda kaldı.. Sezon sonu Rafael Benitez'in takımdan ayrılması üzerine Liverpool'da kalmak için tekrar heveslendi ama Roy Hodgson, takımda önemli bir krize neden olmuş Riera'yla çalışmak istemedi ve oyuncu yaz sezonunda Olympiakos'a satıldı..

Mallorca'yla başlayıp Fransa'da Bordeaux'da devam eden kariyeri Espanyol'da zirve yapan ve UEFA finaliyle taçlanan Albert Riera, 2008 yazında Liverpool'a 8 milyon pound'a transfer olmuştu.. Espanyol'un UEFA finali sonrasında Riera için biçtiği fiyat 12 milyon pound'du ve Liverpool bu transferde ezeli rakibi Everton'la mücadele içerisindeydi.. Her ne kadar, geldiğinde takımdaki İspanyolların da varlığı nedeniyle bir Rafa transferi (torpili) şeklinde değerlendirilse de Benitez, Espanyol'un istediği 12 milyon pound'u vermek istemiyordu ve Everton hazır parasıyla transferde bir adım öndeydi.. Ama Liverpool, Riera'nın büyük takım hırsını kullanarak vadettiği Şampiyonlar Ligi'yle ve 2004-2006 yılları arasında Benitez'in yardımcılığını yaptıktan sonra Espanyol'un sportif direktörlüğüne gelen Paco Herrera'nın varlığıyla birlikte öne çıktı ve çok daha az para vererek Riera'nın da istekleri doğrultusunda oyuncuyu kadrosuna kattı.. Liverpool, tarihi boyunca geleneksel ve klas sol açıkların takımıydı ve bu anlamda aynı geleneksel yapıyı sürdürecek olan Albert Riera; Peter Thompson, Steve Heighway, John Barnes ve Steve McManaman'dan sonra bu sürekliliği sağlama adına şeklen Liverpool için doğru transferdi.. Oyuncu ilk geldiğinde milliyeti ve düşük şöhreti nedeniyle birçok soruyu da beraberinde getirmişti fakat sezona başlar başlamaz ilk 11'e yerleşen Riera, fiziğine oranla oldukça yüksek olan sürati, dripling yeteneği, şutları, sahanın boyunu iyi kullanarak özellikle dip çizgiye inen yapısı, takıma kazandırdığı genişlik ve gücüyle bir anda geleneksel yapıyı sürdürebileceğini hem taraftara, hem de Benitez'e göstermişti.. Öyle ki sol açıklar üyesi olan Steve Heighway, Albert Riera'yı Liverpool'un John Barnes'tan beri gördüğü en iyi sol açık olarak nitelendirirken, Sky Sports'un İspanyol futbolu uzmanı, ilginç ilişkilerin adamı Guillem Balague, Espanyol taraftarı olmanın da etkisiyle Riera'nın Avrupa'nın en iyi kanat oyuncusu olduğunu dile getiriyordu..

Ama ertesi sezon onun için çok iyi başlamadı.. Sezon başında hazırlık dönemini ciddi bir bilek sakatlığı nedeniyle kaçıran Albert Riera, sonrasında bir türlü Benitez'in gözüne giremedi.. Mallorca'da kendisini ilk kez A takım alan Luis Aragones tarafından İspanya Milli Takımı'na 25 yaşında davet edilen oyuncunun huzursuzluğunda birinci etken 2010 Dünya Kupası'nda oynama isteğiyle sahada olabildiğince yer alma düşüncesiydi.. Dünya Kupası'na gidiş sürecinde grup maçlarında çok iyi maçlar çıkaran (ki Türkiye'yi de yıkan adamlardan biriydi) Riera'nın Dünya Kupası'nda tek oynama şansı bu turnuvaydı ve şampiyonluk yarışında büyük bir role sahipken ertesi sezon takım kötü giderken Benitez tarafından tercih edilmemek Mart ayındaki çıkışı getirdi.. Yeni yılla birlikte Mart ortasına kadar 3.5 ayda sadece 2 maçta oynayabilen Albert Riera, yaptığı profesyonelliğe aykırı çıkışın karşılığını sezon sonuna kadar bir daha forma yüzü görememek olarak alacak ve Dünya Kupası'nda forma giyemeyecekti.. Doğrulanmayan bir dedikoduya göre Riera'nın genç takım oyuncularından Dani Pacheco'yla bir antrenman sırasında ciddi bir tartışma yaşadığı ve bunun üzerine Benitez'in takımdaki diğer oyuncularla Riera'nın durumu hakkında görüş alışverişinde bulunduktan sonra oyuncunun biletini kestiği söylenir ki Riera'nın kişiliğiyle ilgili bu söylenti çok da iyi bilgiler vermez..

Oyuncunun Benitez'le yaşadığı problemler, Olympiakos'ta zirve futbolunu oynadığı Ernesto Valverde'nin kendisini takımda tutmak istemesine rağmen Galatasaray'a transfer olması ve Luis Aragones'in "Riera her zaman için hocasından ve takımından büyük beklentileri olan bir oyuncudur" açıklaması keskin bir kişiliği olan Fatih Terim'le ilişkisi yönünden soru işareti.. Arda Turan'ın takımdan ani gidişiyle birlikte Galatasaray'ın açık bir sol kenar oyuncusu ihtiyacı doğdu ki Terim'in başka yere kullanmayı düşündüğü yabancı kontenjanı buraya kaydı ve hocanın planları bozuldu.. Gelen bilgiler Terim'in Riera'yı adı transfer döneminde çıkan birçok oyuncudan çok daha net bir kesinlikte istediği şeklinde.. Galatasaray şekil itibarıyla çok doğru ama içerik yönünden soru işaretleriyle dolu bir transfer yaptı.. Hazırlık maçlarındaki yapı eşliğinde takımın sistemi ne olursa olsun, sağ kenarda Colin Kazım Richards ön planda görünürken sol kenarda orta saha özelliği ve top getirme yeteneği baskın olan bir melez oyuncuya ihtiyaç vardı ve bu anlamda Albert Riera şeklen takıma tamamıyla oturuyor.. Taraftarın çok istediği Lukas Podolski, Terim'in hazırlık maçlarındaki 4-3-3'ünde sağ kenarda Colin Kazım'la benzer özellikleri gösteren, top getirme yeteneği az olan bir oyuncu olarak Galatasaray ileri üçlüsüyle orta sahanın bağını kopartabilirdi ve muhtemelen Podolski'yle Emmanuel Eboue bu nedenlerle sağ kenarı alan oyuncu olacaktı.. Albert Riera, takımın alışkanlıkları doğrultusunda oyuncu özellikleri itibarıyla takıma daha uyumlu bir isim.. Gelişi, safkan bir kenar oyuncusu olması itibarıyla 4-3-3'ün sonunun gelebileceğine dair düşüncelere neden olmuş olabilir ama sağ kenardaki isimler ışığında 4-3-3'ün kendi içindeki dengesini Galatasaray'da koruyabilecek bir isim olan İspanyol'un bu anlamda Terim'in sistem planlarını değiştireceğini sanmıyorum..

Liverpool'dan Olympiakos'a transfer olurken orada oynayan kardeşi Sito Riera'dan aldığı bilgiler doğrultusunda Yunanistan'daki tutkulu taraftarların transferinde önemli rol oynadığını belirten Riera, Galatasaray'a gelişinde sürekli şampiyonluğa oynayan bir takım ve Türkiye'nin en büyük kulübü vurgularını yaparak çok da anormal olmayan bir şekilde tribünlere oynadı.. Sürekli oynamak isteyen, takımından beklentileri olan bir oyuncu olarak Türkiye'ye gelişi güzel.. Süper Lig'in tarihi boyunca pek görmediği safkan bir kenar oyuncusuyla tanışacak olmasıysa oluşabilecek uyumsuzluk sorunuyla birlikte hem lig, hem de takım adına heyecan verici.. İspanyol olması görünüşte yine bizim ligin zorluğu nedeniyle sıkıntı ama kariyerinin başında oynadığı Fransa ligi, Premier League macerası ve Türkiye'ye çok benzer bir futbol ortamı olan Yunanistan'dan geliyor olması bu genetik uyumsuzluğu biraz törpülüyor.. 1.90'lık boyuyla bir kenar oyuncusuna göre hava toplarında bu özelliğini beklentilerin ötesinde kullanabilen Riera, fazlasıyla tek ayaklı bir oyuncu.. Yine birebirlerde repertuarında fazla silahı yok ve genellikle aynı çalımları tercih ediyor.. Ama boyuna nazaran hızı ve sağlam vücut yapısıyla gücünü iyi birleştirmesi rakip bekler için onu yeterince zorlu bir oyuncuya çeviriyor.. Albert Riera'nın nerede oynayacağını görmek için Galatasaray'ın sahaya çıkmasına ihtiyacımız yok ama Terim'in son transferlerle ne düşündüğünü görmek için Galatasaray'a gerekli olan tarih hala 11 Eylül 2011.. Liverpool'dan yolu geçerek Florya'ya gelen oyuncular 2 fiyasko dışında genellikle iyi sonuç verdiler.. Şu an içinse yine öyle olmasını istemekten ve Terim'e güvenmekten başka yapabilecek bir şey yok..

15 Ağu 2011

Emmanuel Eboue Galatasaray'da


Tarih: 6 Aralık 2008.. Akşam saatleri.. Emmanuel Eboue için o gün çok farklı.. Her zamanki maç sonu ritüellerini tekrarlamıyor.. Soyunma odasını 90 dakika sonrası boş ve şakalarından yoksun bırakırken, çok üzgün bir şekilde eve geldikten sonra üçüncü çocuklarına 7 aylık hamile eşiyle hiç konuşmadan direkt bir şekilde yatak odasına çıkıp uyuma yolunu seçiyor.. Birkaç saat içinde uyandıktan sonra, aşağı inip bir şeyler yedikten sonra yine yukarı çıkıp mutsuz uykusuna geri dönüyor, zira yaşadığı şey kariyerinin en büyük hayal kırıklığı, futbol adına tam anlamıyla dip noktası..

O gün Wigan Athletic'e karşı oynayan Arsenal'de diz sakatlığı nedeniyle yaklaşık 1.5 ay sahalardan uzak kalan Emmanuel Eboue, yedek kulübesindeydi.. Ama her yedek için en büyük arzu konusu 32. dakikada ortaya çıktı.. Takımın sol açığı Samir Nasri sakatlandı ve Arsene Wenger'in oyuna girmesi için işaret ettiği oyuncu Eboue'ydi.. Bacary Sagna'nın takıma transferinden sonra sağ bekteki yerini kaybeden ve çok yönlü futbolunu farklı pozisyonlarda değerlendirmeye başlayan Eboue, daha önce birkaç maçta mücadele ettiği sol kenara geçti ve tam anlamıyla acınası bir 57 dakika geçirdi.. Sayısız pozisyon hatası, baskı yokken direkt bir şekilde rakibe teslim edilen 5-6 top, sıklıkla Arsenal kariyerinde en çok eleştirildiği konulardan biri olan yerini kaybetmeler ve en sonunda kendi takım arkadaşına yaptığı komik bir "tackle" sonrasında Emile Heskey'ye teslim ettiği bir başka top, az daha Arsenal'in 2 puan kaybına mal oluyordu.. Arsene Wenger dakikalar 89'u gösterirken Eboue'nin felaket durumuna daha fazla tahammül edemedi ve saha içinde moral bozukluğu her halinden belli olan Eboue'yi Silvestre'yle değiştirdi.. Eboue, bir İngiliz stadında pek sık göremeyeceğiniz bir tavırla karşı karşıyaydı, Ashburton Grove'da çok büyük bir uğultu ve yuhalama eşliğinde oyundan çıktı ve maç sonunda doğrudan evinin yolunu tuttu.. Bir Arsenal futbol yazarı maçtan sonra Eboue'nin performansının "kariyer bitirici" olduğunu söyledi.. Takıma transfer olduktan sonra 1 yıl içinde tribünlerin sevgilisi haline gelen bir oyuncunun İngiltere'de bu tepkiyi görmesi için gerçekten "rezalet" oynaması gerekiyordu ve muhtemelen Eboue, o gün bir futbolcunun çıkarabileceği en kötü maçlardan birini oynadı..

Maçtan sonra telefonunu kapattı.. Abidjan Akademesi'nden eski ve o anki takım arkadaşı, hatta beraber büyüdüğü çocukluk arkadaşı Kolo Toure cevap alamayınca yanına yine Eboue'nin çok yakını olan diğer Afrikalılar Adebayor ve Alex Song'u alıp Eboue'nin evine gitti.. Eboue'nin o anda tek beklentisi arkadaşlarının desteğiydi ve ilk adımdan sonra ertesi gün antrenmana gitmeye dair içinde hiçbir istek olmayan Eboue, diğer arkadaşlarının da desteğiyle hafta arası oynanacak olan Porto maçında kendisini oynatmayı düşünmeyen Wenger'e gidip iyi olduğunu ve görev verirse oynamak istediğini söyledi ve ilk 11 çıktı.. Bir sonraki iç saha maçında Liverpool'a karşı 89. dakikada yine Samir Nasri'nin yerine oyuna girerken tribünlerle arası iyi görünüyordu.. Ama Ashburton Grove'la tekrar barıştığı maç, bir sonraki iç saha mücadelesinde Portsmouth'a karşı gerçekleşti.. Sağ açık olarak 66 dakika oldukça iyi performans gösteren Eboue, yerini Carlos Vela'ya bırakırken ayakta alkışlanıyordu.. Sonrasında yine kötü bir Tottehham maçı ve anlamsız kırmızı kartla arayı bozar gibi oldu ama dibi gördüğü sezonun geri kalanı kendi adına güzel bir geri dönüştü..

Emmanuel Eboue, 2005 yılında Beveren'den Arsenal'e yaklaşık 1.5 milyon pound karşılığında transfer oldu.. Abidjan'da Toure ve Eboue'nin birlikte oynadığı akademinin kurucularından olan Jean-Marc Guillou, 1993 yılında akademinin futbol takımı olan ASEC Mimosas'a hem teknik direktör, hem de finansör ve ortak olarak katıldı.. Fildişi piyasasını ve uzantısı olarak Beveren'i Arsene Wenger'in görüş alanına sokan hamle de buydu.. Wenger, Guillou'nun çok yakın arkadaşıydı ve böylece hem direkt bir şekilde akademiyle, hem de onlarla birlikte çalışan Beveren'le iş birliği yapmaya başladı.. Beveren, Arsenal'le "feeder club" çatısı altında çalışmaya başladı ve Arsene Wenger beğendiği oyuncuları Beveren üzerinden Avrupa futbolu içinde deneme fırsatı buldu.. 2002 yılında direkt bir şekilde Abidjan Akademisi'nden 150 bin pound ödeyerek aldığı Kolo Abib Toure'nin ligin en iyi savunmacıları arasına girmesinden sonra daha o günlerde gözüne kestirdiği Emmanuel Eboue'nin Beveren'deki etkileyici performansıyla transferi risksizleştirdi ve 3 yıl sonra onu da Toure referansıyla kadroya kattı.. Beveren'in bu faaliyetten kazancı iyi oyunculardan aldığı katkı ve Toure/Eboue oranındaki 1/10'luk dilimden belli bir payı kulüp kasasına koymaktı ki feeder club'ların yaptığı şey zaten tam olarak buydu..

Arsene Wenger, Eboue transfer olduğunda sağ bek ve orta sahada da forma giyebilecek olan iyi bir naturel stoper aldıklarını belirtti (Buraya ileride değerlendirmek üzere bir Terim parantezi açalım) ki o güne kadar gerek Mimosas'ta, gerek Beveren'de ağırlıkla stoper olarak forma giymişti.. 1.75'lik boyuyla bu kuşkusuz büyük bir kumar olurdu ve takımın elindeki stoper havuzu içinde zaten fazla da gerek yoktu.. Beke koyduğunda yine hücuma muazzam bindirmeler yapan bir Toure'den sonra stoper oynattığında da sırıtmayacağını bildiği sağ bek Eboue'yle Arsene Wenger oldukça mutluydu..

Hikayenin bundan sonrası oldukça bilindik.. Eboue, Bacary Sagna transferine kadar takımın bir numaralı sağ bekiydi ama onun fazla hücumcu olan ve yerini sık sık kaybetmesine neden olan hevesli yapısı takımda savunma dengesizlikleri yaratabiliyordu.. Özellikle ilk çıkışında hücum adına çok şey vadeden ama zamanla savunmasını daha çok geliştirerek gerçek bir "full back" haline gelen Ashley Cole'un Chelsea'ye gidişi Gael Clichy'yi bir anda takımda öne çıkardı ve onun da hücumcu bir bek olması savunma-hücum dengesini geri dörtlüde kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan Wenger'i bir seçimle karşı karşıya getirdi.. Bacary Sagna transferi sonrasında savunma yönü çok daha kuvvetli, pozisyon bilgisi de Auxerre'de aldığı altyapı eğitimiyle daha iyi olan Sagna'nın sol tarafı dengeleyen oyuncu olma gerçeğini Eboue'nin önüne getirdi ve Sagna'nın sağ beki almasıyla Eboue'ye takım içinde farklı pozisyonlar göründü.. Burada hemen az önceki parantez genişletilip Terim üzerinden birkaç çıkarım yapılabilir.. Stoper olarak takıma katılan Ujfalusi gelmeden Balta/Çağlar ve Sabri'li bir bek rotasyonuna sahip olan Galatasaray'da Terim'in solda geçtiğimiz sezonlarda çok yetersiz görünen Balta ve Çağlar dururken Sabri'nin üzerine transfer istemesi, hocanın geldikten sonra yaptığı en ilginç tercihlerden biri olarak öne çıkıyor.. Sokaktan 100 adam çevirseniz 90+'sının sol bek transferini düşüneceği ortamda Fatih Terim, beklenmeyeni yaparak hocaların bazen ne kadar farklı düşünebileceğini bir kez daha gösterdi.. Balta ilk 11 çıkarken Sabri mi kesilir demeden bunu anlamlandırmaya çalışmak hem hocaların, hem de tribünlerin selameti yönünden mantıklı olan.. Terim'in kafasındaki düzen muhtemelen UEFA serüveninde sağ bekteki savunma dengeliyicisi olan Capone rolünün Balta ve Çağlar tarafından rahatlıkla gerçekleştirilebileceği üzerinden şekilleniyor ve Sabri'nin enerjisini farklı bölgelerde değerlendirmeyi düşünen Terim, sağ bekte hücumcu bir oyuncuyla (Hakan Ünsal etkisi?) günün major takımlarının gerçekleştirdiği savunma dengesini kafasında oturtmaya çalışıyor olabilir..

Bu parantezi Wenger'in Eboue transferinde söyledikleri üzerinden Terim odaklı genişletelim.. 2005'te Wenger'in orta saha ve sağ bekte oynayan bir stoper transfer ediyoruz açıklamasından sonra 2011 yılında Terim, tandemde, orta sahada ve sağ açıkta forma giyebilen bir sağ bek alıyoruz dedi.. Emmanuel Eboue kesinlikle bir sağ bekten çok ötesi ama bu cümleyi kurarken abartılardan uzak kalmakta fayda var.. Terim'in Eboue'yi düşüneceği ilk pozisyonu oyuncu sahaya Galatasaray formasıyla çıkmadan bilmek imkansız.. Eboue, Arsenal'de 4-3-3'ün sağ kenarında sol açık dengeliyici olarak çok iyi maçlar çıkardı.. Merkezde forma giydi, sol açık oynadığı maçlar oldu.. Hatta bir maç içinde Toure'yle stoper-sağ bek değişimini bile yaptı.. Bu, oyuncunun çok yönlülüğünün takıma yaptığı büyük katkı.. 2005 öncesinde Eboue stoperdi ama son 6 yıllık süreç çok şeyi değiştirdi ve şu anda o iyi bir sağ bek.. Çok fazlası değil, ama toplamı iyi bir transferin gerçekten çok ötesi..

Galatasaray'da stoperde denenme ihtimali mevcut.. Boy büyük dezavantaj ama Ujfalusi'nin sağ bekteki performansının sürekliliği önemli ve her ne kadar merkez uzunluğu da önemli olsa da sağ bekten de takımın boy ortalamasını özellikle duran toplarda artırmak çok zor değil.. Servet - Ujfalusi'nin muhtemel dengesizlikleri uzun vadede hem çabuk, hem de ayağı çok yumuşak olan Eboue'nin tandeme hız kazandırma ve geriden oyun kurma etiketleriyle katkı yapabileceği anlamına gelebilir.. Arda'nın gidişi sonrasında Eboue'nin kadroda olması yine kenar rotasyonu an itibarıyla daralan takım için önemli kazanç ve şu anda Selçuk ve Melo dışında çok bariz bir merkez oyuncusu olmayan takımda yine bu bölgede görev alabilir.. Bu anlamda ortaya koyduğu pozisyon portföyü Galatasaray için ideal ve muhtemelen Terim'i de heveslendiren bu.. Ama Eboue'yi transfer ediyorsanız, Premier League'de kendisini ifade etmesine en çok yardımcı olan sağ beki ön sıraya almanız transferden istediğiniz verim ölçüsünde sizin için en hayırlısı olabilir..


Eboue muhtemelen bir Cafu değil ki furyalar ülkesinde muazzam bir hücum beklentisi olacaktır.. Ujfalusi'nin son iki maçta yaptığı hücum katkısını düzenli bir şekilde yapması bile çok mümkün değil Eboue'nin.. Hücuma çıkmayı çok seviyor, belirli bir düzeyin üzerinde hızlı ve teknik.. Ama toplamı çok çok büyük bir kalite değil.. Eboue, hiçbir şeyi mükemmel yapamayan, ama her şeyi belirli bir seviyenin üzerinde yapabilen oyuncu tipinin bazı yetenekleri keskinleştirmeye çalışan temsilcilerinden.. Bu kadar fazla pozisyonda sırıtmadan oynamasını sağlayan da zaten bu.. Bu anlamda gelince müthiş işleyen bir sağ bek beklentisi taraftar için çok hayırlı olmayabilir.. Çıkmayı sevdiği için yerini kaybetmesi oldukça ünlü ve Sabri sendromunu bu anlamda taraftara yaşatmaya devam edecektir.. Tamamen skoru düşünerek bekten yaptığı ceza sahası koşuları bazen 4-3-3 açıklarını imrendirecek seviyeye ulaşabiliyor.. Bunun yanında ortaları çok başarılı değil (zaten olması da gerekmiyor) ve bunları denemekten imtina eden bir oyuncu da değil.. Bu anlamda güzel adam Sabri'nin güzel bir kopyası..

Pozisyon portföyünün genişliği, birçok şeyi vasatın üstünde yerine getirebilmesi, Galatasaray'ın elindeki sol bekleri tamamlıyor olması ve eldeki pozisyon boşluklarını dolduracak özelliklere sahip olması onu iyi bir oyuncudan çok daha ötesi yapmıyor.. Bunu yapan muazzam kişiliği ve soyunma odasını zaman zaman tımarhaneye çevirebilen eşsiz espri anlayışı.. 2010 Dünya Kupası'ndaki şu sahneyle normal bir insanı sandalyeden düşürebilen Eboue, bugüne kadar oynadığı her takımda, hemen hemen bütün takım arkadaşlarından muazzam övgüler almış bir isim.. Arsenal'in soyunma odasına yaptığı katkılar hem Wenger, hem de arkadaşları tarafından defalarca takdir edildi.. 1 sezon boyunca Highbury'nin, sonrasında ise Ashburton Grove'un sevgilisi olmasında iyi ve mütevazı kişiliğiyle birlikte bu eğlenceli yapısı en ön planda olan özelliğiydi.. Özellikle Türkiye'de sorunlu Türk futbolcu yapısı itibarıyla yabancı transferi yaparken kişilik özelliğini ön plana almak ziyadesiyle önemli ve Eboue transferi bu anlamda çok sıkıntılı bir süreç geçiren Galatasaray soyunma odasına büyük etki yapabilir.. Transferin gerçekleşmesinde oyuncu özelliklerinden çok benim için sevindirici olan taraf oyuncunun kendine has espri anlayışı.. Bunun muhtemel yeni kaptan Sabri'yle birleşmesi Florya'nın büyük bombalara gebe olabileceği gerçeğini öne getirir ki bundan rahatsızlık duyacak birinin olacağını sanmıyorum.. Galatasaray, yaklaşık 3.5 milyon pound'a oluşabilecek bütün pozisyon gediklerinde kullanabileceği bir sigortaya, TSL için güçlü, teknik ve hücumcu bir sağ beke ve huzur artırıcı bir soyunma odası bombasına kavuşuyor.. Bu devirde bunun için 15 milyon da harcanabileceği göz önünde tutulursa Eboue transferi kağıt üzerinde muazzam.. Ama saha içindeki ve Florya'daki yansımalarını görmek için Terim'in düşüncelerinin berraklaşmasına, yani biraz daha zamana ihtiyacımız var..

Emmanuel Eboue hoş gelmiş..

"Bunu nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Emmanuel... Bugüne kadar birçok çılgın oyuncuyla aynı takımda oynadım. Metz'de, Monaco'da ve şimdi de Arsenal'de. Ama Eboue kadar çılgını? Hayır, hayatımda böylesini daha önce hiç görmemiştim. Bunu açıklayamam ama o gerçekten deli. Onu dışarda görsen ciddi, karizmatik biri olduğunu düşünürsün. Hemen hemen hiç konuşmaz. Ama bu tamamen onun maskesi. O gerçek bir deli."

Emmanuel Adebayor


hit counter
Blogger tarafından desteklenmektedir.