18 Tem 2011

Galatasaray Formaları 2011/2012




Galatasaray için Nike'ın bu sene ortaya çıkardığı kreasyonun vasatlığının Nike'ın zamanı olmaması nedeniyle hazır kalıplar kullanmasıyla savunulmaya çalışılması ziyadesiyle yanlış.. Ortada net kötü bir forma topluluğu var ve bu nerede, ne şekilde ortaya çıksa eleştirilecek bir konu.. Şimdi düşünelim ki Galatasaray'ın simge forması River Plate ya da Peru Milli Takımı gibi omuzdan aşağıya çapraz şekilde inen bir forma.. Nike'ın kalıpları içinde var mı? Bildiğim kadarıyla hayır.. Peki durum böyle olsaydı Nike, Galatasaray'a nasıl bir iç saha forması yapacaktı? Yeniden dizayn? Başka bir iç saha forması? İkincisi gelse tepkiler ne olurdu? Yenisi yapılacaksa şimdi niye hazır kalıplar? Bu soruların benim gözümde cevabı yok ve sadece bunlar ışığında bile Nike oldukça kötü bir başlangıç yaptı..

Nike'ın hazır kalıplı parçalısı arkası düz bir şekilde ortaya çıkıyor ve bu kalıp bozamama kuralı o düz arkayı bile parçalı hale getiremiyor.. Zira Nike parçalı verdiği bütün kulüplerde bu şekli kullanmış.. Bunun maliyeti nedir, oluru hiç yok mudur, nedendir, bu soruların da cevabını bulamıyorum.. Geçtiğimiz yıllardaki parçalıları sadece UEFA izin vermediği için Avrupa maçlarında düz sırtla kullanan takım, bu hazır kalıp saçmalığı nedeniyle bu sene de buna maruz kalacak.. Hem de bütün sezon boyunca.. Sarı formanın görünürdeki güzelliğini geçtim (zira renk ve şekil kararını mutlak suretle yönetim veriyor olmalı), son yılların en kötü formasıyla (siyah) üçlemenin tamamlanması da Nike'ın başarısızlığını artırıyor.. Siyah forma o kadar kötü ki, Kadıköy deplasmanında Fenerbahçe'ye 4 atarken giyilse bile taraftarın gözünde yerinin değişeceğini sanmıyorum..

Forma takımın kutsalıdır.. Futbolun saha içindeki olguları içinde en yücelerinden biridir ve bu nedenle çok önemlidir.. "O forma kutsaldır, nasip olmaz herkese" tezahüratı bu ülkede çıkmış ve şüphesiz (bana göre) içinde sadece armayı bulundurmayan, şekli de hesaba katan bir söz topluluğudur.. Çünkü Galatasaray, parçalıdır.. Parçalı da Galatasaray.. İşte bu nedenle, bu blog açıldığı günden beri her sezon başı forma yazısı gelir, sezon içi maç yazılarında en az 4-5 maçta formalara mutlaka değinilir.. Çünkü sadece Galatasaray forması bazı maçları almaya yeter.. Bu ülkenin önemli bir bölümünün düşüncesi tekniğin, taktiğin, kadro yapısının, hoca tercihlerinin, ruhsal durumun ötesinde budur ve böyle bir ortamda formalara önemsizmiş gibi davranamazsınız..

Sadece kötü yönlere odaklanmayalım.. Dün lansman yapıldıktan sonra yolum bir Galatasaray Store'a düştü ve girip iki formayı da yerinde inceledim.. Siyah için farklı olarak yazılacak olumlu tek şey yok ama parçalı yakından, özellikle önden oldukça şık.. Geçen seneki sıradan formaya rahatlıkla tur bindirecek düzeyde, özellikle kumaş kalitesi de Nike'la beraber yükselmiş gibi geldi bana.. Ama ayrıntılarda dağılmaya devam ediyoruz.. Daha önce turuncu forma yapıp çizgilerini kırmızı seçerek muazzam bir formayı boğan, kırmızı formaya elde kaldığı için siyah fontu yapıştıran, parçalının renk tarafına uymayan, reklam fontlarında renk değişikliğini sponsorlarına bir türlü kabul ettiremeyen kulüp benzer ayrıntı hatalarına devam ediyor.. Kırmızı sırta sarı font yine yok, parçalı formaya gelen Nike logosu garip bir şekilde siyah, sarı formadaki Türk Telekom fontu çok lazımmış gibi yine siyah ve bunlar hakikaten anlamsız.. Birçok güzellik ayrıntılarda gizli ama Galatasaray taraftarı bunları da çok uzun süredir yaşayamıyor..

Yine de elde kalan şey özellikle UEFA Kupası'nın kazanıldığı sezonla birlikte terk edilen (ki öncesinde de büyük istikrar yoktu) parçalının artık tamamıyla takımın ilk forması haline gelmesi ve taraftarın buna gösterdiği aidiyet, yaklaşık 6-7 yıl öncesini hatırlayanlar için bile büyük bir lütuf.. İlk olarak Kasım 2008'de gelen parçalı altı beyaz şortla bu anlamda şeklen tavan yapıldı ve ben sadece bununla bile mutlu olabiliyorum.. Ama bu mutluluğu artıracak ayrıntıları ve iyi koleksiyonları da görmek istiyorum ve 2008/2009 sezonundan beri ısrarla buna izin vermiyorlar..

Yapacak bir şey yok, taraftarsan önüne konanı kayıtsız şartsız almak zorundasın, çünkü bu ülkede taraftarlık adı altında insanlara öğretilen ilk düstur bu.. Eğer işin içinde iyi niyet ve iyi idare varsa bu da yapılır ama bazı taraftarlar bunu aşalı çok oldu, işin içindeki zevk duygusu artık çok daha baskın.. Sarı alınır (muhtemelen), devamı için start benim adıma 2012/2013 sezonudur..

Öptüm Nike, kendine iyi bak, bye..

Galatasaray Formaları 2008/2009
Galatasaray Formaları 2009/2010
Galatasaray Formaları 2010/2011

4 Tem 2011

Copa America 2011 ve Arjantin


"Bunu bir kulüple karşılaştırmıyorum, beğendiğim bir şeyle karşılaştırıyorum. Son yıllarda 7 kupa kazandıkları için kulüp takımıyla bir milli takıma karşılaştırmanın anlamı var mı? Ben Barcelona'nın oynadığı futbolu seviyorum, onların birlikte yaptığı paslara hayranım. Ama bu sadece kişisel bir tercih, bir kulüp takımının yaptığı şeyi kopyalama değil."

2010 Dünya Kupası'nda Diego Armando Maradona yönetiminde çeyrek finalde Almanya'ya 4-0 mağlup olan Arjantin'de fatura doğal olarak önce Maradona'ya, sonrasında da milli takımda da yeni Maradona olmasını bekledikleri Messi'ye kesildi.. Çoğunlukla Maradona'nın yanlış seçimleri nedeniyle Dünya Kupası özelinde tamamen haksız eleştiriler alan Leo bir kez daha "Barcelona'da evet ama milli takımda başarı kazanmadan nereye kadar?" sorusuyla çok gerekliymiş gibi karşı karşıya kaldı.. Turnuva boyunca hem kadro seçimi, hem sistem ve diziliş oluşturma, hem de Messi'ye rol hazırlama konularında hata üstüne hata yapan Maradona ise kendi elleriyle Messi'nin 4 senesini daha çaldı..

Dünya Kupası sonrasında takımda devam edeceğine dair anlamsız haberlerle futbolseverlerin yüreğini ağzına getiren Maradona'dan sonra takımın başına geçici olarak gelen ama bundan 3 ay sonra yeni hoca olarak açıklanan Sergio Batista, yaptığı tercihler sonrasında "Barcelona kopyacılığı" suçuyla itham edilişine FIFA'ya verdiği bir röportajda yukarıdaki alıntıyla cevap veriyor..

Arjantinli teknik adamın bu tepkiyle karşı karşıya kalmasının temelinde Şubat ayında Portekiz karşısında takıma uygulattığı yeni sistem ve özellikle de Messi rolü neden oldu.. Ronaldo vs. Messi'nin apaçi-iyi çocuk eksenine 76. kez çekilen mücadelesinin milli takımlar düzeyinde yaşandığı maçın alt metninde aslında çok daha özel bir şey vardı.. Batista, ilk kez Messi'yi Guardiola'nın son dönemde çektiği en uçta değerlendirdi ve takımı sahaya 4-3-3 şeklinde dizdi.. 3 merkez orta saha oyuncusu, en uçta geriye gelerek kenar oyuncularına forvet özelliği kazandıran Barcelona rolüyle Messi ve oyunu genişletmeye çalışan bir Arjantin.. Portekiz'i çok da stabil ve etkileyici olmayan bir maç sonrasında 2-1 mağlup ettiler ve sonrasında yapı üzerinde ısrarını sürdüren Batista'ya gelen eleştiriler artmaya başladı..

Batista her açıklamasında Arjantin medyasında ciddi eleştiri konusu olan kopyacılığı inkar ediyor ama o da Barcelona'nın futbol üstü yapısına hayran olan isimlerden biri.. Yaptığı şey net olarak Maradona'nın bütün yanlışlarını onararak oyunculardan maksimumunu almaya çalışmak.. Ama bunu yaparken özellikle milli takımda sağ kenar oynamasına alışılan, özellikle de çıktığı günden beri forvet arkasında klasik 10 numara olarak hayal edilen Messi'nin en uca atılmasıyla karşılaşınca futbol konusunda son derece bağnaz olan ülkelerden Arjantin'de yaşam teknik adamlar için çok kolay olmuyor..

Dünya Kupası'na iki forvet oyuncusu, arkasında Messi, tek defansif orta saha, bir klasik açık ve bir 35'lik Veron'la başlayıp zaman içinde bunu tek merkezli, 2 forvetli, 2 açıklı vasat bir Messi takımına çevirip bu şekilde şampiyonluğa gidebileceğini düşünen Maradona'nın tam tersi icraatlar peşinde Batista.. Messi'yi açık ara en skorer, en verimli olduğu, takımını en üst düzeye ulaştırdığı ileri uca alıp, tek orta sahalı garabeti 3 merkezle değiştirdiği takımda göze pek çarpmayan fakat aslında büyük değeri olan sağ bek Zanetti'yle son imzayı attı.. Maradona'nın 2010'da kadroya almadığı ve açık oyuncusu Jonas Gutierrez'i devşirip, onun sarı kart cezasından sonra Otamendi'ye verdiği sağ bekte Batista, 2007 yılında Arjantin'in en çok milli olan oyuncusu ünvanını eline geçiren ülkenin en büyük efsanelerinden Javier Zanetti'ye formasını geri vermiş durumda.. Dünya Kupası'na veda edilen çeyrek final maçında Almanya'nın vızır vızır gezdiği sağ kenarı düşününce Batista'ya sadece bu tercihi nedeniyle saygı duymak mümkün..

1990'da gelen final sonrasında Arjantin, hiçbir Dünya Kupası'nda gruplardan sonra üst üste iki maç kazanamadı.. Son 5 Dünya Kupası boyunca sadece 3 kez son 16'yı geçebilen (ki bunların biri penaltılarla İngiltere galibiyeti, ikisi Meksika maçı) ve çeyrek finalin ötesini göremeyen Arjantin, 14 kere kazanarak Uruguay'la bu alanda liderliği paylaştığı Copa America'yı da 18 yıldır alamıyor.. Milli takımlar düzeyinde son 20 seneye yayılan çok büyük bir başarısızlıkla karşı karşıya kalan Sergio Batista'nın tek yaptığı elindeki Messi'siyle çok şanslı bir teknik direktör olarak ondan en yüksek verimi almaya çalışıp pragmatik bir şekilde kısa yoldan başarıya ulaşmak.. Portekiz maçında denenen Mascherano - Cambiasso - Banega'lı merkez önünde Messi'nin kenarlarında Di Maria ve Lavezzi'yi gönderen Batista'nın Copa America'daki ilk maça da bu yapıyla çıkması bekleniyordu.. Ama Messi'yle problemler yaşadığına dair dedikodular çıkan, sonrasında Batista tarafından da takıma monte etmekte zorluk çekilen Tevez'in Bolivya maçından yaklaşık 24 saat öncesinde ilk 11'de olduğunun açıklanmasıyla biraz daha farklı, ama genel fikrin dışına çıkmayan bir takımla Dünya Kupası elemeleri süresinde La Paz'da Maradona'yla 6 yedikleri Bolivya karşısında yer aldılar.. 6 golün travması, son yıllara belki de ilk kez kendi evindeki bir Copa America'ya bu kadar favori çıkış, yeni bir düzenle ilk resmi maç ve yaklaşık 1 hafta önce River Plate'in küme düşmesi sonrasında travmalar ülkesi haline gelen Arjantin'de rekor sayıda polisin görev alacağı bir maçta işler doğal olarak beklendiği gibi gitmedi.. Önce merkezden bir oyuncu çıktı, sonrasında ikinci forvet girdi ve takım ana fikirden uzaklaştı..

Arjantin az sonra ikinci maçında Kolombiya'nın karşısına çıkıyor.. Bu maçta takım kadrosu içindeki tek klasik açık oyuncusu olan Angel Di Maria'nın tercih edilmesi oyunu genişletmede çok daha büyük faydalar sağlayabilir.. Eğer Batista, Bolivya maçına Tevez - Di Maria değişikliğiyle çıkmasa Şubat ayındaki Portekiz maçındaki aynı 11'le 5 ay sonra ilk Copa America maçına çıkmış olacaktı ki tek başına bu Arjantinlinin oyuna ve takıma bakışının ne olduğunu gösteriyor.. Böyle bir 11 itibarıyla Carlos Tevez, Diego Milito, Gonzalo Higuain ve Sergio Agüero gibi 4 forvetin tamamının yedek kaldığı düşünülünce isimlerin büyüsüne kapılmadan kafasındaki sistemi ve daha güçlü bir Arjantin'i düşleyen Sergio Batista'ya kanın ısınmaması için fazla bir sebep yok.. Çok büyük ihtimalle bu 4 oyuncudan en az 3'ünün düzenli yedek olacağı, major kulüpler tarafından istenen Javier Pastore'nin ana plan içinde düşünülmediği Arjantin'de başlangıç bence çok olumlu ve takım belki de ilk defa benim gözümde net favori.. Oyuncu seçimi ve sistem oluşturma teknik direktörlüğün küçük bir kısmını gösterir ve Batista'nın bu anlamda nasıl bir hoca olduğuna dair başka hiçbir fikrim yok ama son 20 yılın kaybedeni Arjantin'de 2010'daki yanlışları tespit edip bunların üzerine gitmeye çalışması bile ona yaklaşımın çok daha ılımlı olması için yeterli.. Arjantin, Brezilya'nın da ilk maçında hiç iyi görünmediği 2011 Copa America'da 15. şampiyonluğa beklediğinden de yakın olabilir..

22 Haz 2011

Örümcek'in Laneti ve Astonishing X-Men


Arkabahçe Yayıncılık'ın hikaye olmasıyla birlikte Türkiye'deki comic camiasını yayınsız bırakmayan ve burada da adını sık sık geçirdiğim Hoz Comics de nalları dikti ve "Evolve or Die" adlı şahane hikayeyle başlayan Spider-Man yine öksüz kaldı.. Türkiye'de çizgi roman yayıncılığı yapmanın ne kadar zor olduğuna dair sayısız cümle yazdık, bunu tekrar etmeye gerek yok.. Fakat özellikle Spider-Man'i çıkarmaya başlayan yayın evlerinin sonrasında yaşadıkları ciddi ciddi korku filmine senaryo olur.. 1 Numara Yayıncılık, Arkabahçe ve en son olarak Hoz Comics.. Çıkardıkları muazzam kaliteli Fumetti'lerle birlikte piyasada var olan Hoz'un Örümcek ağına bulaştıktan sonra yaşadıkları çok üzücü.. Sonuç olarak bir yayınevi daha comic bazında Türk çizgi roman tarihinin tozlu yapraklarında yerini alırken bayrağı devralması gerekenler vardı.. Onlar da Marmara Çizgi olarak kendilerini ortaya koymuşlar.. Hoz Comics'de Spidey'lerin editörlüğünü ve çevirmenliğini yapan sevgili İlke Keskin'in de katılımıyla Marmara Çizgi yukarıdaki Astonishing X-Men'le piyasaya dalmış ki yine ne kadar doğru bir seçimle işe başladıklarına dair yazılacak şey çok ama öncelikle alıp okumak gerek bu şaheseri..

Son dönemde Marvel ve X-Men dünyasındaki gücünü kaybeden Xavier'in yokluğunda X-Men'in gerçek liderliği konumuna yükselen Cyclops'un kurduğu yeni ekibin maceraları 2004'te başladı.. Çizer John Cassaday, yazar Buffy-Angel evreninin yaratıcısı olan güzel kafa Joss Whedon.. X-Men 3'ü yönetmesi için adı geçen isimlerden olan, sonrasında kısa bir süreliğine Wonder Woman'ın yönetmenliğine getirilen Whedon, şu anda Marvel Studios'un beyazperdedeki en büyük team up hikayesine soyunduğu The Avengers'ı çekiyor.. Film 4 Mayıs 2012'de sinemalarda olacak ve The New Avengers'la ilgili de Türkiye'de Gerekli Şeyler'in güzel çalışmaları var, ona da bir sonraki çizgi roman postunda değiniriz..

Marmara Çizgi'ye destek.. Artık ne kadar giderse :)

17 Haz 2011

Hücum ede ede bitiremedik


Yaklaşık 2 haftadır Ünal Aysal üzerine bir profil yazısı yazmak için araştırma yapıyorum.. Yaklaşık 30 yıldır Belçika'da iş hayatına dair çok büyük başarılar üreten başkanın arkasında neredeyse iz bırakmadığını gördüm ki yazının gecikme nedeni çoğunlukla bu.. Belçika kaynaklı olmak üzere Ünal Aysal'a, onun yaşamına ve iş hayatına dair ortaya çıkanlar o kadar sınırlı ki bu çapta bir insan için hayli şaşırtıcı.. Buna dair kafamda planladığımdan çok daha azını içeren bir Ünal Aysal yazısı gelecek ama başkanın transferlere ve ona dair açıklamalarında izlediği yol şu ana kadar küçük hayal kırıklıkları içeriyor..

Gelir gelmez kulüp yapısıyla ilgili olan ve olması gerekene dair yaptığı muazzam açıklamaları, profesyonelleri işin içine sokacağını söylemesi bir yana transferde verdiği isimlerle taraftara verdiği umut sonrasında beklentiler ve uzantısı olarak gerçekleşmeyenler erken girilmesi beklenen süreci bir hayli uzattı.. Çok şöhretli sürpriz bir kaleci ve Drogba'yla yapılan giriş sonrasında gelinen nokta sadece Selçuk ve Elmander'i bitirebilen, bunun yanında talip olduğu birçok oyuncuyu ikna edemeyen bir Galatasaray görünümünde..

Kaleci için gidilen isimler ne kadar doğru ve gerekliyse forvetteki ısrar da Galatasaray için o kadar anlamsız.. Buffon, Frey, Doni ve Muslera karesini anlamlandırmaya çalışırken forvette de Drogba rüyasından çabuk uyanan takım, sonrasında Klose tarafından geri çevrildi ve bir anda bu akşam ortaya çıkan gelişmeyle Forlan'ı bitirdi.. Yanında gelen adamlar yine takımın birinci dereceden ihtiyacı olmayan Reyes ve Ujfalusi..

Galatasaray'ın son 3 yılda yaptığı transfer yanlışlıklarına dair yazılan yazılar birleştirilse tefrika olur.. Takımın 2008/2009 sezonunda ortada 1 yıl boyunca oynamayan Linderoth'a güvenip arkasını hiç umursamadan Arda'nın bölgesine aldığı kenar oyuncusu, forvet ve Servet'i tamamlama yönünden sıkıntıları çok net ortada olan stoperle ortaya sancılı bir takım çıkarıldı, uzantısı Avrupa'da olmasa da ligde ortaya çıktı ve başarısız bir sezon ortaya çıktı.. Bir sonraki sezona 4 yıl öncesinin zirve futbolunu ortaya çıkaran hocasıyla ve onun Türkiye için çok yeni dizilişiyle giren takım savunma ve orta sahayı yine boşlayarak bir forvet arkası, bir sağ açık alıp savunmayı bu sefer çok daha mantıklı ama tek başına yetmeyecek bir isimle takviye etti.. Sezona müthiş giriş sonrasında orta sahadaki problemler yine ortaya çıktı.. Sezon ortası yapılan hamlelerse yine bir kenar oyuncusu ve bir forvetti.. Biri seks skandallarıyla, diğeri gösteremediği potansiyel ve yüksek bonservisle sezon sonunda geri gönderildi.. Takım aynı hocayla ikinci sezonuna girerken, son iki senede ortaya açık şekilde çıkan problemler sadece Lorik Cana eklemesiyle tolere edilmeye çalışıldı.. Çok doğal olarak olmadı, imdat çekici olarak bir başka forvet arkası umuduyla Misimovic geldi.. Sorunlu yapıya daha fazla dayanamayan Rijkaard gönderildi, sonrası Hagi ve benim kendimi bildiğim günden beri Galatasaray adına gördüğüm en dip nokta..

Galatasaray'ın son 3 senedir yaşadıkları bunlarken gelen bu transferler, ağzımda çok acı bir tadı bu kadar erken bırakmaktan başka bir şey yapmıyor.. Takımın yıllardır yapması gereken hem tandemde, hem de orta üçlüde olmayan omurgayı oluşturmak ama bu sene de başlangıç ve paranın harcandığı bölgeler forvet ve kenar oyuncuları.. Beşiktaş, Diego Forlan'ı isterken EnriQue Cerezo'nun çektiği fiyat 32 yaşındaki oyuncu için 10 milyon euro'ydu.. Ujfalusi'yi dışarıda bırakınca muhtemelen sadece 2 oyuncuya son pazarlıklarla birlikte 15 milyon euro'luk bir bonservis ödenecek ki geri dörtlüsü neredeyse bomboş olan, yıllardır bütün maçları kaybettiği bölge olan merkezinde sadece Selçuk bulunan bir takım için başlangıcın yine buradan olması esef verici.. Taraftar hiçbir zaman muhasebeci değildir, harcanan parayla da ilgilenmemesi gerekir fakat belli bölgelere harcanan para eğer diğer pozisyonları etkileyecekse iş tamamen değişir.. Galatasaray'ın Reyes ve Forlan'a bu bonservisleri verirken Servet'in yanını Neill'dan daha yavaş, tekniği daha kötü, artık yavaş yavaş beke kayan Ujfalusi'yle tamamlamaya çalışması müthiş bir planlama hatası.. Elmander'in ve Baros'un bulunduğu forvete gelecek Forlan ve yine hiçbir şekilde bu takımın birinci ihtiyacı olmayan sol ayaklı bir sağ açığa harcanacak 15 milyonun ben tandem ve merkeze akıtılmasını beklerdim.. Galatasaray'ın savunmadaki tercihi Ujfalusi'yken merkezdeki tercihini de ilerleyen günlede göreceğiz.. Galatasaray'lının kendi oyuncularıyla BAM BAM şeklinde dalga geçtiği yapının hemen ardından gelen en az 3 oyuncu düşüncesi de yine bu yabancı tercihleriyle çok büyük ihtimalle suya düşecek..

Bundan sonra gelecek oyuncuları elbette göreceğiz ama ben Ünal Aysal'ın son yaptığı çıkışlardan sonra transfere en az bir bu kadar daha harcayacağını düşünmüyorum.. Kulübe başkan olduktan sonra belki ortaya çıkan yeni hesaplar, belki de yeni şirket yapısının gösterdiği sorunlar nedeniyle beklediğinden farklı bir Galatasaray bulan Ünal Aysal'ın bu ortamda transfer yapmak mümkün değil mesajlarını doğru değerlendirmek, Forlan - Reyes - Ujfalusi'ye akacak olan 20 milyon euro'yu bir de bu açıdan değerlendirmek gerek.. Takım yine olması gereken yerine daha cilalı, daha parlak olanı tercih edip başka bir girdabın içine sürüklenme belirtisi gösteriyor.. Takımda bu transferlerle birlikte var olan yabancılar şunlar: Stancu, Culio, Baros, Elmander, Pino, Ujfalusi, Reyes, Cana, Forlan.. Bu isimlerin üzerine bir kaleci, bir orta saha oyuncusu ve Jose Mourinho'nun "Günün futbolunda oyuncu almaktan daha zor bir şey varsa o da oyuncu satmaktır." sözünü ekleyip Galatasaray'ın son 3 yılını göz önünde tutunca ortaya çıkan şey ilk aşamada yine pek parlak değil..

3. gelişine çok inandığım Fatih Terim'in Rafael Benitez gibi transferlerdeki sıkıntıları malumdur ve bu anlamda şaşkınlığım büyük değil.. Ama Terim'in var olan durumu daha iyi analiz edip, gelecek yanlışı doğru pozisyonlar üzerinde yapmasını beklerdim.. Bu anlamda hayal kırıklığım mevcut.. Transfer daha bitmedi ama bu portföyle ve beklentilerin altında görünen bütçeyle umut veren sürprizler yapma ihtimali bence yüksek değil.. Galatasaray Baros ve Elmander'i tuttuğu forvet bölgesine Forlan'ı alırken seneye savunmasını çok büyük ihtimalle Balta - Servet - Ujfalusi - Sabri dörtlüsüyle kuracak ki bu neresinden baksanız trajikomik..

Sorun, Forlan ve Reyes'in Galatasaray'da iyi futbol oynamayacak olması değil.. Bunun tahminini de şu an için yapmak zaten mümkün değil.. Forlan ve Reyes, Galatasaray forması altında çok iyi bir ilk sezon geçirip devamında çok stabil klas performanslar gösterebilir.. Ama Galatasaray'ın son yıllardaki sorunu çok büyük oranda (sakatlıklar hariç) forvet ve kenar odaklı olmadı.. Galatasaray geçmişte Baros'tan mükemmel bir forvet performansı gördü.. Bu takımın kenarına Kewell, Keita, Gio ve belirli maçlarda Elano girdi.. Kulüp bütün planlarını sol açığında oynayan bir Türk genci üzerine yaptı.. Forlan ve Reyes'in bu adamların ortalamasının çok üstüne çıkma şansı ne kadar? Fazlasıyla nev-i şahsına münhasır olan Türkiye Süper Ligi'nde bunun net cevabı yok.. Kulüp bir kez daha var olanları daha iyileriyle upgrade etmeyi, olmayanı almaya tercih etti.. Umuyorum Terim'in kafasında çok iyi bir ana plan vardır ve var olan değerli yan faktörleriyle bu sorunları nötrler.. O güne kadar bende yine hayal kırıklıkları, önceki sezonların tekrarına dayanan bir "off-season" başlangıcı..

7 Haz 2011

,

Şu ana kadarki en iyisi: X-Men First Class


Bugünün Hollywood'unda çizgi roman uyarlamaları diye bir kavram varsa bunda Richard Donner'ın Superman'leri ve Tim Burton'un Batman'leri kadar Bryan Singer isminin ve ilk Marvel evreni göstericisi X-Men'lerin de büyük payı var.. Tim Burton sonrasında Joel Schumacher'in Batman konseptinin içine etmesiyle birlikte çizgi romanlar sinemada yükselişe başlamadan duraklama dönemine girdi.. 2001 yılında çekilen ilk X-Men'in DC evreni sonrasında bambaşka bir evrenle izleyicileri tanıştırması ve ortaya vasatın hayli üzerinde bir filmin çıkması piyasayı bir anda canlandırdı ve başlayan çok hızlı yükseliş artan bir oranla devam etti.. Her ne kadar 2008'de The Dark Knight'la bu işin zirvesine imza atılsa (bence) ve muhtemelen bir daha o seviye görülmeyecek olsa da, piyasa bu konudaki üretkenlik yönünden çok tatmin edici gelişmeler yaşamaya devam ediyor.. Bryan Singer, 2001'de tüm dünyaya farklı bir şey gösterdi ve 2003'te kat kat iyi bir devam filmiyle bu başarısını perçinledi.. X2 sonrasında gelen Ang Lee'nin The Hulk'ı ve özellikle Sam Raimi'nin Spider-Man'leriyle bu pastanın ne kadar büyük olduğu fark edildi.. Çok kaliteli uyarlamalar ve belki de onların iki katı kadar pespaye filmle sektör doyuma ulaştı ve artık her seri kendi içinde yürümeye başladı.. DC'deki yeni başlangıçlardan sonra Marvel'ın en önemli iki projesi Spider-Man ve X-Men de gözünü para hırsı bürümüş stüdyoların salakça planlamaları yüzünden reset yediler..

Spider-Man'in Sam Raimi'nin elinde geldiği esef verici durum ayrı bir yazının konusu ama X-Men'in yaşadığı sıkıntılarda girişte aslan payını verdiğim Bryan Singer birinci dereceden suçlu.. Bir orijin çekmeden iyi bir başlangıç yapıp çok daha iyisiyle bunu destekleyen Bryan Singer, 3. film öncesinde Superman remake'inin büyüsüne kapıldı ve seriyi bırakarak Superman'in başına geçti.. Kendi yavrusunu Brett Ratner adlı kifayetsiz bir dangozun eline bırakıp adeta daha parlak gördüğü projeye balıklama atlayan Singer, hem Superman'de büyük bir başarısızlık yaşadı hem de X-Men'i bir daha dönülemeyecek yanlışların içine soktu.. X-Men ve X-Men 2 çok iyi filmlerdi ama benim için hiçbir zaman türün zirvesi olamadılar zira Singer'ın çok sayıda mutanta odaklanıp dramatik yapıyı hep iyi kurduğu filmlerde Hugh Jackman yüzünden kontrolü yavaş yavaş kaybedişi, filmleri de Wolverine ve şürekası moduna sokmayı başlaması özellikle ikinci filmde sırıtmaya başladı.. Bryan Singer'ın ilk filmden sonra yaptığı çok samimi bir açıklama Hugh Jackman'ın projeye nasıl dahil olduğunu gayet güzel açıklar.. Filmin yönetmenliğine gelir gelmez kafasındaki oyuncu kadrosu içinde Wolverine için tek adayının Dougray Scott olduğunu söyler Singer.. Bu konuda çok tutucu olduğunu belirtirken o sırada John Woo'nun Mission Impossible 2'sinde oynayan Dougray Scott, çok istemesine rağmen çekim tarihlerini bir türlü uyduramaması nedeniyle filmde yer alamaz ve ikinci opsiyon olan Hugh Jackman, arkasında doğru düzgün bir proje bulunmadan Wolverine rolünü alır.. Sonrasında bir anda Jackman'ı Hollywood ikonü haline getiren rol oyuncunun üstün fiziksel özellikleriyle ortaya çizgi romandan çok farklı ve çekici bir karakter çıkarır.. Wolverine normalde 1.60'lık tıknaz bir kas yığınıyken Hugh Jackman'la karakter 1.90'lık yakışıklı bir filintaya dönüşür.. Normalde bu tarz büyük değişiklikler çizgi roman dünyasında hep kötü tepki almıştır ama Wolverine - Hugh Jackman birlikteliği buna bir şerh koyar ve çizgi roman dünyasını kökten değiştirecek gelişmelerin de önünü açar.. İlk 2 film sonrasında ortaya çıkan eşsiz Wolverine portresi çizgi romanlarda (özellikle Ultimate X-Men) Wolverine'i filmdeki yorumuna çok benzeyen bir çizime kavuşturur ve yılların bodur, çirkin Wolverine'i artık Hollywood ve comic dünyasının yeni seks objelerinden biri olmaya başlar.. İşte bu Wolverine çılgınlığı özellikle 2. filmde hadiseyi şirazesinden çıkarır.. X-Men artık yavaş yavaş Wolverine merkezli bir hikayeye dönerken bunun asıl zararları 3. filmin öncesinde ortaya çıkmaya başlar.. Geçmişinde Rush Hour palyaçolukları dışında bir proje bulunmayan Brett Ratner, filmin ağırlığıyla sırtını iyice Wolverine'e verir.. İlk 2 filmde biraz da Wolverine'in öne çıkması nedeniyle geri planda kaldığını düşünmeye başlayan Halle Berry, daha geniş çaplı bir rol olmadığı takdirde 3. filmde yer almayacağını açıklar ve onun güzelliğine sonsuz ihtiyaç duyacak olan Brett Ratner bunun korkusuyla Halle Berry'nin bütün isteklerine boyun eğer ve ortaya baba Wolverine - anne Storm figürleriyle dünyanın en yapmacık X-Men sahnelerini çıkaran, aksiyon yönetimi oldukça kötü bir film konur.. 3. filmle yaşanan düşüş o kadar keskindir ki seri üzerinde dağılan konsantrasyonu ve gelen büyük tepkileri yok etmenin yolunu karaktere özel bir orijin filmi yapmakta bulur stüdyo.. Sonuç yine vasatın altıdır.. İmajı iyice zedelenen seride yeni bir orijinle (aslında ilk) tekrar başlangıç yapmaya karar verilir ve 3. film için yönetmenliğe getirilen ama sonrasında ailesine zaman ayırmak istediği için filmden ayrıldığını duyuran Matthew Vaughn'a emanet edilir projr.. Yapılan ilk açıklama, hedefin, içinde Wolverine'in bulunmadığı bir X-Men filmi yapmak olduğudur.. Yaşanan süreç nedeniyle tercih heyecan verici olsa da geliş ve ayrılış sürecini oldukça laubali bulduğum Matthew Vaughn seçimi ve Fox'un denyolukla dolu X-Men geçmişi benim beklentilerimi tamamen dibe çekmeme neden oldu..

Girişi çok uzun yaptım, devamı ve filmi daha kısa geçeceğim.. Bütün bu yazılanlar ışığında bugün 2008'deki The Dark Knight sonrasında ilk defa (Watchmen'i saymıyorum) o kaliteye yaklaşabilen bir çizgi roman uyarlaması izledim.. Direkt önyargıyla girdiğim bir filmde gördüklerim muazzamdı.. İlk fimle atıf yapılan bir girişle bir anda Kevin Bacon'dan da güç alarak seyirciyi filmin içine alan Matthew Vaughn, geri kalan 2 saatte antrakt dışında bir kez bile filmin dışına çıkmanıza izin vermiyor.. Yine büyük önyargılarla yaklaştığım James McAvoy'un Charles Xavier yorumu şahane ama asıl etkileyici olan Erik Lensherr'dan Magneto'ya geçiş süreci boyunca şov yapan ve filmi uzun bir süre omuzlarında taşıyan Michael Fassbender filmin asıl starı.. Uyarlama baştan sona Erik Lensherr - Charles Xavier merkezli bir şekilde ilerliyor ve bu anlamda yan roller için seçilen mutantların düşük profilli olması mantıklı.. İlk 3 film boyunca gösterilen Magneto - MystiQue işbirliğinin açıklamasını ve benzeri birçok atıfı eski seriye yapma başarısını gösteren filmin tamamen dramatik yapıya ve karakterlere odaklanması Bryan Singer dönemini hatırlatırken çok daha dengeli bir yol izlenmesi filmi eski seriye göre bence öne çıkarıyor..

Senaryonun ilk 2 filme göre çok büyük bir artısı yok, konu nedeniyle dezavantajı var.. X-Men söylemek istediği bütün şeyleri insan - mutant çekişmesi arka planıyla vermeye çalışan bir hikaye.. First Class'ta bu çatışmaya giden yolu gördüğümüz için film bu avantajdan yararlanamıyor.. Ama tamamen çizgi romanın ruhuna uygun diyaloglar oldukça iyi yazılmış bence.. Filmin bu anlamdaki en büyük artısı ise mutantlar arasında iki farklı safı oluşturan sürece kadar olanları oldukça iyi bir kurgu içinde vermesi ki burada hikayeyi oluşturan ilk 2 filmin yönetmeni Bryan Singer çok iyi bir iş yaparak adeta günah çıkarıyor.. Çizgi romana göre var olan birçok farka rağmen çok ölçülü, ruhu hiç zedelemeyen ve temposu bence harika ayarlanmış bir hikaye ve film var önümüzde..

Filmin gözüme batan en büyük eksisi -ki oldukça önemli- hemen final öncesinde oluşan sekans sonrasında Erik Lensherr'in çok ani bir dönüşüm göstererek bir anda Magneto olarak yükselmesi.. İlk 2 saatte bunun altyapısı iyi oluşturuldu ama daha zamana ihtiyacı vardı, o dönüşüm çok hızlı ve keskin oldu.. Tam final öncesinde göze fazlasıyla batan büyük bir eksik ama kusur ve kadı kızı ikilisiyle bunu da görmezden gelmek mümkün..

Sonuç? İçinde oldukça az aksiyon ve sadece 15 saniyelik bir Wolverine cameo'su barındırmasına rağmen mükemmel diyebileceğim bir X-Men filmi var karşımızda.. İlk üçleme sonrasında içine ister istemez çekildiğimiz Wolverine kasırgasından hiç yararlanmadan ortaya bu kadar sağlam bir film konması uyarlamanın değerini birkaç kat artırıyor benim gözümde.. Matthew Vaughn keşke 3. filmi Brett Ratner'ın eline bırakmasaymış ve keşke ana karakterlere ilk üçlemede bu kadar müsamaha gösterilmeseymiş..

X-Men: First Class, muhtemelen bugüne kadar yapılmış en güzel X-Men filmi..

hit counter
Blogger tarafından desteklenmektedir.