29 Tem 2011

,

Galatasaray 3-0 Liverpool


Liglerin ertelenmesiyle birlikte bu maçın Galatasaray özelinde taraftara küçük bir umut vermesinden ve Terim'in yeni Galatasaray'ıyla ilgili birkaç şey söylemesinden başka hiçbir önemi yok.. Ama burada genelde bu tip galibiyetler abartılır ve tam da Galatasaray'ın ve özellikle Fatih Terim'in bu akşam için buna ihtiyacı vardı.. Son yılların en kötü sezonunu geçirdikten sonra efsanesi başa geçmiş, rakipleri binbir zorlukla uğraşırken transferlerini yavaş yavaş bitiren ve sezona en büyük favori olarak girme hazırlığı yapan takımda camia olarak rahatsızlık yine had safhada.. Fatih Terim'in bugün basına yansıyan rahatsızlığı, yönetim içindeki Terim kutuplaşmasının ilk kez ciddi bir şekilde dışa vurumuydu belki de ve bunun gecesinde Liverpool'u 3-0 yenmek Terim için kuşkusuz çifte zafer..

Ünal Aysal'ın başkan olduktan sonra Kanaltürk ve NTVSPOR'da söyledikleri hala akıllarda.. Türk basınında hala hiç tanınmayan Ünal Başkan'la ilgili çok geniş bir profil yazısı hazırlığı içindeydim ama başkanlığının ilk gününde söylediklerinin şu an için gerçekleşmesini bırakın takımın yanından geçememesinin ışığında benim kendisine bakışım tamamen nötrlendi.. Ortaya büyük para koyup işleri kısa vadede yoluna koymak büyük başarıysa eyvallah ama iki defa taraftar baskısıyla ağız değiştiren, profesyonelleri yönetimden geçiremeyip kurumsallaşma adına şu an için önceki yönetimlerden farklı hiçbir çalışması basına yansımayan Ünal Aysal'ı sadece ortaya koyduğu milyon dolarlarla zirveye çıkaramıyorum.. Bugün ortaya çıkan Terim sorunu da işin noktasıdır, benim için de Ünal Aysal profili tamamen ertelenmiş bir yazıdır..

Fatih Terim'in son iki maçta, iki ciddi rakibe karşı kurguladığı 4-3-3, onun kendi ağzıyla teyid ettiği forvet transferini yalanlıyor.. Sahaya çıkardığı takımlarla istediği transfer pozisyonu bir türlü örtüşmüyor ve bu açıdan Galatasaray'ı değerlendirmek kolay değil.. Bu tarz bir dizilişte Elmander'i İsveç Milli Takımı'ndan aşina olduğu kenara yazmak mümkün ama bunun ilk tercih olması ilk etapta çok kolay değil.. Bu düzende yeni transfer, Elmander ve Baros'tan ikisi birçok maçta yedek kalır ki gerisi bu kadar sorunlu olan bir takım için bu fazla lüks.. Klasik 4-4-2? Avrupa'nın olmaması ve ligde de muhtemel azalmalar sonrasında geçiş ve efektif futbol için kullanılabilir ama ben Terim'in genel futbol bakışında bugünkü düzene yakın dizilişlerin her zaman için daha geçer akçe olduğunu düşünürüm.. Ama bunun ayırdını şimdiden yapmak kolay değil ve öncelikle yeni bir merkez oyuncusu mu yoksa kesin olarak forvet mi gelecek onu görmek gerekiyor..

Sabri'nin merkezde kullanımı tipik bir Terim - oyuncu etkileşiminin sahaya yansımalarından.. Bugüne kadar birçok maçta merkezde görev yapan Sabri'nin bölgedeki en iyi performansını Terim'le vermesi hoca ve onu yıllardır tanıyan bizler için büyük sürpriz değil.. Ortaya koyduğu enerji ve dört ciğer elbette takdire değer ama uzun vadede kesinlikle fazlası gerek.. Felipe Melo'nun başlangıcı muazzam, Selçuk ise Arda kusura bakmazsa bu takımın çok muhtemel takım içi lideri.. İki çok kaliteli merkez oyuncusuyla sezon başında bu kadar umut vadeden takımı gördükçe yılların boşa gidişi daha çok can acıtıyor..

Bu takımın çok net bir merkez oyuncusuna ihtiyacı olmasına rağmen geri dörtlüsü Ujfalusi dışında şu an için bu kadar mantar görünen bir takımda forvet ve Lassana söylemleri yine fazlasıyla lüks ama hocaların her zaman bizden farklı düşündüğü bir şeyler vardır.. Hakan Balta ve Çağlar Birinci varken gidip Sabri ve hatta Ujfalusi üstü sağ bek transferi yapmaya çalışan Terim zaten bunu gösterdi.. Ama savunmayı bu kadar öne çıkarmaya çalışırken bu denli ağır bir savunma dörtlüsü kurma fantezisini neyi düşünerek yapıyor bu geceye dair anlayamadığım tek şey bu..

20 Tem 2011

,

The Dark Knight Rises


Batman Begins, bugüne kadar çekilen orijin hikayeleri içinde çizgi roman uyarlamalarının açık ara en iyisiydi.. Sonrasında gelen The Dark Knight ise bir uyarlamanın çok ötesine geçti.. Bugüne kadar birçok yapımda çok eğreti bir şekilde işlenen kaosun en gerçekçi hallerinden biriyle izleyiciyi tanıştırdı, beyazperde tarihinin en klas kötü adamlarından birini ortaya çıkardı.. Aynı karakteri yaklaşık 15 sene önce kült kategorisine çıkaran çok büyük bir aktörün varlığına rağmen sadece bunu yapması bile filmin başarısı için yeterliydi ama adeta bir derya, muazzam bir dipsiz kuyu olan çizgi roman geçmişini bile geride bırakan harika bir suç filmiydi ortadaki.. Ve şimdi aynı ekip ve Christian Nolan, muhtemelen çizgi roman uyarlamalarının en iyi üçlemesini tamamlamaya geliyor.. Fevkalade Joker ve Heath Ledger'ın ölümüyle planları bozulan Nolan'ın işi bir hayli zor, ama dünyada The Dark Knight Rises'ın kötü çıkacağına inanan bir tek kişi bile bulamayız muhtemelen.. Bu anlamda başta çizgi roman fanatikleri olmak üzere herkesin içi rahat..

Christopher Nolan'ın The Dark Knight'ı çekerken düşüncesi, muhtemelen Heath Ledger'ın efsanevi performansına sette şahit olmuş biri olarak Joker'i öldürmeden bu klas karakteri diğer filmlerde de kullanarak çizgi roman uyarlamalarında farklı bir yol izlemekti.. Zira bugüne kadar çekilen uyarlamaların hemen hemen hepsinde villain'lar bir şekilde öldü.. Buna Spider-Man'in efsanevi düşmanları Green Goblin ve Doc Ock da dahil.. Hem Ledger'ı daha uzun süreli kullanmak, hem de Batman'i daha komplike bir yapı haline sokup yarattığı etkiyi büyütmek istiyordu Nolan.. Ve yine muhtemelen seriyi kafasında 3 filmle sınırlandırmak istemiyordu.. Ama Ledger'ın ölümü onda da mutlaka değişim yarattı ve 2. filmde türün zirvesine çıktıktan sonra üçlemeyi güzel bir şekilde tamamlayarak olayı bitirmek istedi..

Filmin ilk trailer'ı geçtiğimiz günlerde yayınlandı.. Warner Bros biraz yanlış bir yol izleyip trailer'ı internete vermeden sinemalarda yayınladı ve kaçaklar sonucunda alınmaya çalışılan bütün tedbirlere rağmen düşük kaliteli sinema çekimleri internete sızdı.. Teaser'da filmden sadece bir sahne var.. Açılışta ilk filmin harika Ra's Al Ghul'u Liam Neeson'ın sesiyle ilk filmden şahane replikler var.. Ra's Al Ghul'un, kendisinin temsilcisi olarak Bruce Wayne'le ilk ilişkiyi kurduğu hapishane görüşmesinde kullandığı replikler, ki ilk filmdeki orijin hikayesinin tam anlamıyla temelini oluştururlar.. Sonrasında sağlam bir kötek yediği her halinden belli olan Jim Gordon'un Bruce Wayne'le olan hastane görüşmesi.. Yine muhtemelen Bane tarafından haşat edildikten sonra çaresizlik içinde Joker tarafından yenilgiye uğratılan Batman'in Gotham'a geri dönüşü için bir yalvarma sekansı.. Sonrasında Batman geri dönecek ve aksiyona girecek, böylece Nolan filmin gidiş yolunu açık bir şekilde belli etme yolunu seçmiş teaser'da..

Final filmi için Bane'in seçilmesi hem handikap, hem avantaj.. Handikap, çünkü Ledger'ın tarihe geçen derinlikli Joker'i sonrasında Bane fazlasıyla tek boyutlu gelecek.. Tom Hardy'nin de işi bu anlamda hiç kolay değil fakat Nolan'ın Bane'de de göstereceği farklı şeyler mutlaka olacaktır.. Avantaj, ilk 2 filmde daha çok belirli ideolojilere sahip villain'lerle muhatap olan ve fiziksel gücünü fazla gösteremeyen Batman'e üçlemeyi bitirirken bu anlamda da kendini seyirciye tam anlamıyla tanıtma şansını verecek Nolan.. Ledger ölmese yine Bane'i yönlendirerek Batman'in üzerine salan ve arkadan işler çeviren bir Joker izleyecektik ve bu gerçekten inanılmaz bir deneyim olacaktı ama yaşanan trajedi bunu hem bizim, hem de Ledger'ın elinden aldı..

Filmde Liam Neeson'un yer alacağına dair söylentiler mevcut.. Tabii bu gerçek olacaksa bile Ra's Al Ghul geri döner mi bu konuda yorum yapmak çok kolay değil.. Eskiye dair görüntüler filmde yer alabilir.. Ra's Al Ghul'un gençliğini oynayacak olan Josh Pence de bu anlamda işleri karmaşıklaştırıyor.. Ra's Al Ghul ilk filmde görüntü itibarıyla ölmüştü ama ölü bedenini filmde görmedik.. Öldüyse geri dönmesi biraz zor olur çünkü Christopher Nolan ortaya çıkardığı realist evrende Lazarus Çukurları'na yer vermeyecektir.. Ama son filmde Liam Neeson'ın muazzam oyunculuğu hiç fena olmaz, bir çaresine bakılırsa bence gayet iyi olacak..

Bane deyince akla gelen ilk hikaye olan Knightfall'u bu filmde beklemek çok mantıklı değil zira o hikaye Batman'in kırılışını anlatır.. Ama final bölümü yapısı gereği, isminden de anlaşılacağı gibi Batman'in yeniden yükselişini anlatacak.. Çünkü daha önce de söylediğim gibi ikinci filmin kazananı Joker'di ve Batman, Harvey Dent üzerinden aslında büyük bir yenilgiye uğratıldı.. Şimdi tekrar Gotham'ın başına geçmesi gerekirken bu filmden Bane'in Batman'in belini kırmasını beklemek çok mantıklı değil.. Ama Nolan kesinlikle ilk iki filmde izlediği yolu bu filmde de tercih edecektir.. İlk filmde Batman: Year One esintileri çok büyüktü.. Birebir uyarlama değildi ama o muazzam orijin hikayesinden birçok motifi alıp filme koymuştu Nolan.. İkinci filmde de Batman külliyatının bana göre açık ara en iyi eseri olan Batman: The Killing Joke'ta aynı yolu izledi.. Batman tarihinde Joker'in orijinine dair bir şeyler söyleyen tek çizgi romandan filme o anlamda hiçbir şey aktarmadı ama yine birkaç motifle Alan Moore'un harika eserine saygı duruşunu yaptı.. The Dark Knight Rises'ın uyarlanışı da çok büyük ihtimalle bu çerçevede olacaktır..

Catwoman'a girmek istemiyorum, hiçbir zaman favori karakterlerimden biri olmadı ama Nolan'ın realist bakışının onun üzerindeki etkisini de merak etmiyor değilim.. İlk film Batman'e dair çok şey söyledi ve Christian Bale tek filmle tarihin en iyi Batman'i oldu.. İkinci film tamamen Joker'e odaklandı ve Batman'i arka planda bırakan filmin başarısı bu uyarlamaların nasıl olması gerektiğine dair hariak bir yol göstericiydi.. Bale, üçüncü filmde ilk kez fiziksel yönden çaresizliğe düşecek.. Bruce Wayne olarak Michael Keaton'ı geçmesi belki mümkün değil ama ona yaklaşma şansını biraz daha verecek bir film geliyor..

The Dark Knight Rises, 20 Temmuz 2012'de sinemalarda.. Beyazperdenin ilk muhteşem ÇR uyarlama üçlemesi için geri sayımı resmen başlatıyoruz..

Teaser

18 Tem 2011

Galatasaray Formaları 2011/2012




Galatasaray için Nike'ın bu sene ortaya çıkardığı kreasyonun vasatlığının Nike'ın zamanı olmaması nedeniyle hazır kalıplar kullanmasıyla savunulmaya çalışılması ziyadesiyle yanlış.. Ortada net kötü bir forma topluluğu var ve bu nerede, ne şekilde ortaya çıksa eleştirilecek bir konu.. Şimdi düşünelim ki Galatasaray'ın simge forması River Plate ya da Peru Milli Takımı gibi omuzdan aşağıya çapraz şekilde inen bir forma.. Nike'ın kalıpları içinde var mı? Bildiğim kadarıyla hayır.. Peki durum böyle olsaydı Nike, Galatasaray'a nasıl bir iç saha forması yapacaktı? Yeniden dizayn? Başka bir iç saha forması? İkincisi gelse tepkiler ne olurdu? Yenisi yapılacaksa şimdi niye hazır kalıplar? Bu soruların benim gözümde cevabı yok ve sadece bunlar ışığında bile Nike oldukça kötü bir başlangıç yaptı..

Nike'ın hazır kalıplı parçalısı arkası düz bir şekilde ortaya çıkıyor ve bu kalıp bozamama kuralı o düz arkayı bile parçalı hale getiremiyor.. Zira Nike parçalı verdiği bütün kulüplerde bu şekli kullanmış.. Bunun maliyeti nedir, oluru hiç yok mudur, nedendir, bu soruların da cevabını bulamıyorum.. Geçtiğimiz yıllardaki parçalıları sadece UEFA izin vermediği için Avrupa maçlarında düz sırtla kullanan takım, bu hazır kalıp saçmalığı nedeniyle bu sene de buna maruz kalacak.. Hem de bütün sezon boyunca.. Sarı formanın görünürdeki güzelliğini geçtim (zira renk ve şekil kararını mutlak suretle yönetim veriyor olmalı), son yılların en kötü formasıyla (siyah) üçlemenin tamamlanması da Nike'ın başarısızlığını artırıyor.. Siyah forma o kadar kötü ki, Kadıköy deplasmanında Fenerbahçe'ye 4 atarken giyilse bile taraftarın gözünde yerinin değişeceğini sanmıyorum..

Forma takımın kutsalıdır.. Futbolun saha içindeki olguları içinde en yücelerinden biridir ve bu nedenle çok önemlidir.. "O forma kutsaldır, nasip olmaz herkese" tezahüratı bu ülkede çıkmış ve şüphesiz (bana göre) içinde sadece armayı bulundurmayan, şekli de hesaba katan bir söz topluluğudur.. Çünkü Galatasaray, parçalıdır.. Parçalı da Galatasaray.. İşte bu nedenle, bu blog açıldığı günden beri her sezon başı forma yazısı gelir, sezon içi maç yazılarında en az 4-5 maçta formalara mutlaka değinilir.. Çünkü sadece Galatasaray forması bazı maçları almaya yeter.. Bu ülkenin önemli bir bölümünün düşüncesi tekniğin, taktiğin, kadro yapısının, hoca tercihlerinin, ruhsal durumun ötesinde budur ve böyle bir ortamda formalara önemsizmiş gibi davranamazsınız..

Sadece kötü yönlere odaklanmayalım.. Dün lansman yapıldıktan sonra yolum bir Galatasaray Store'a düştü ve girip iki formayı da yerinde inceledim.. Siyah için farklı olarak yazılacak olumlu tek şey yok ama parçalı yakından, özellikle önden oldukça şık.. Geçen seneki sıradan formaya rahatlıkla tur bindirecek düzeyde, özellikle kumaş kalitesi de Nike'la beraber yükselmiş gibi geldi bana.. Ama ayrıntılarda dağılmaya devam ediyoruz.. Daha önce turuncu forma yapıp çizgilerini kırmızı seçerek muazzam bir formayı boğan, kırmızı formaya elde kaldığı için siyah fontu yapıştıran, parçalının renk tarafına uymayan, reklam fontlarında renk değişikliğini sponsorlarına bir türlü kabul ettiremeyen kulüp benzer ayrıntı hatalarına devam ediyor.. Kırmızı sırta sarı font yine yok, parçalı formaya gelen Nike logosu garip bir şekilde siyah, sarı formadaki Türk Telekom fontu çok lazımmış gibi yine siyah ve bunlar hakikaten anlamsız.. Birçok güzellik ayrıntılarda gizli ama Galatasaray taraftarı bunları da çok uzun süredir yaşayamıyor..

Yine de elde kalan şey özellikle UEFA Kupası'nın kazanıldığı sezonla birlikte terk edilen (ki öncesinde de büyük istikrar yoktu) parçalının artık tamamıyla takımın ilk forması haline gelmesi ve taraftarın buna gösterdiği aidiyet, yaklaşık 6-7 yıl öncesini hatırlayanlar için bile büyük bir lütuf.. İlk olarak Kasım 2008'de gelen parçalı altı beyaz şortla bu anlamda şeklen tavan yapıldı ve ben sadece bununla bile mutlu olabiliyorum.. Ama bu mutluluğu artıracak ayrıntıları ve iyi koleksiyonları da görmek istiyorum ve 2008/2009 sezonundan beri ısrarla buna izin vermiyorlar..

Yapacak bir şey yok, taraftarsan önüne konanı kayıtsız şartsız almak zorundasın, çünkü bu ülkede taraftarlık adı altında insanlara öğretilen ilk düstur bu.. Eğer işin içinde iyi niyet ve iyi idare varsa bu da yapılır ama bazı taraftarlar bunu aşalı çok oldu, işin içindeki zevk duygusu artık çok daha baskın.. Sarı alınır (muhtemelen), devamı için start benim adıma 2012/2013 sezonudur..

Öptüm Nike, kendine iyi bak, bye..

Galatasaray Formaları 2008/2009
Galatasaray Formaları 2009/2010
Galatasaray Formaları 2010/2011

4 Tem 2011

Copa America 2011 ve Arjantin


"Bunu bir kulüple karşılaştırmıyorum, beğendiğim bir şeyle karşılaştırıyorum. Son yıllarda 7 kupa kazandıkları için kulüp takımıyla bir milli takıma karşılaştırmanın anlamı var mı? Ben Barcelona'nın oynadığı futbolu seviyorum, onların birlikte yaptığı paslara hayranım. Ama bu sadece kişisel bir tercih, bir kulüp takımının yaptığı şeyi kopyalama değil."

2010 Dünya Kupası'nda Diego Armando Maradona yönetiminde çeyrek finalde Almanya'ya 4-0 mağlup olan Arjantin'de fatura doğal olarak önce Maradona'ya, sonrasında da milli takımda da yeni Maradona olmasını bekledikleri Messi'ye kesildi.. Çoğunlukla Maradona'nın yanlış seçimleri nedeniyle Dünya Kupası özelinde tamamen haksız eleştiriler alan Leo bir kez daha "Barcelona'da evet ama milli takımda başarı kazanmadan nereye kadar?" sorusuyla çok gerekliymiş gibi karşı karşıya kaldı.. Turnuva boyunca hem kadro seçimi, hem sistem ve diziliş oluşturma, hem de Messi'ye rol hazırlama konularında hata üstüne hata yapan Maradona ise kendi elleriyle Messi'nin 4 senesini daha çaldı..

Dünya Kupası sonrasında takımda devam edeceğine dair anlamsız haberlerle futbolseverlerin yüreğini ağzına getiren Maradona'dan sonra takımın başına geçici olarak gelen ama bundan 3 ay sonra yeni hoca olarak açıklanan Sergio Batista, yaptığı tercihler sonrasında "Barcelona kopyacılığı" suçuyla itham edilişine FIFA'ya verdiği bir röportajda yukarıdaki alıntıyla cevap veriyor..

Arjantinli teknik adamın bu tepkiyle karşı karşıya kalmasının temelinde Şubat ayında Portekiz karşısında takıma uygulattığı yeni sistem ve özellikle de Messi rolü neden oldu.. Ronaldo vs. Messi'nin apaçi-iyi çocuk eksenine 76. kez çekilen mücadelesinin milli takımlar düzeyinde yaşandığı maçın alt metninde aslında çok daha özel bir şey vardı.. Batista, ilk kez Messi'yi Guardiola'nın son dönemde çektiği en uçta değerlendirdi ve takımı sahaya 4-3-3 şeklinde dizdi.. 3 merkez orta saha oyuncusu, en uçta geriye gelerek kenar oyuncularına forvet özelliği kazandıran Barcelona rolüyle Messi ve oyunu genişletmeye çalışan bir Arjantin.. Portekiz'i çok da stabil ve etkileyici olmayan bir maç sonrasında 2-1 mağlup ettiler ve sonrasında yapı üzerinde ısrarını sürdüren Batista'ya gelen eleştiriler artmaya başladı..

Batista her açıklamasında Arjantin medyasında ciddi eleştiri konusu olan kopyacılığı inkar ediyor ama o da Barcelona'nın futbol üstü yapısına hayran olan isimlerden biri.. Yaptığı şey net olarak Maradona'nın bütün yanlışlarını onararak oyunculardan maksimumunu almaya çalışmak.. Ama bunu yaparken özellikle milli takımda sağ kenar oynamasına alışılan, özellikle de çıktığı günden beri forvet arkasında klasik 10 numara olarak hayal edilen Messi'nin en uca atılmasıyla karşılaşınca futbol konusunda son derece bağnaz olan ülkelerden Arjantin'de yaşam teknik adamlar için çok kolay olmuyor..

Dünya Kupası'na iki forvet oyuncusu, arkasında Messi, tek defansif orta saha, bir klasik açık ve bir 35'lik Veron'la başlayıp zaman içinde bunu tek merkezli, 2 forvetli, 2 açıklı vasat bir Messi takımına çevirip bu şekilde şampiyonluğa gidebileceğini düşünen Maradona'nın tam tersi icraatlar peşinde Batista.. Messi'yi açık ara en skorer, en verimli olduğu, takımını en üst düzeye ulaştırdığı ileri uca alıp, tek orta sahalı garabeti 3 merkezle değiştirdiği takımda göze pek çarpmayan fakat aslında büyük değeri olan sağ bek Zanetti'yle son imzayı attı.. Maradona'nın 2010'da kadroya almadığı ve açık oyuncusu Jonas Gutierrez'i devşirip, onun sarı kart cezasından sonra Otamendi'ye verdiği sağ bekte Batista, 2007 yılında Arjantin'in en çok milli olan oyuncusu ünvanını eline geçiren ülkenin en büyük efsanelerinden Javier Zanetti'ye formasını geri vermiş durumda.. Dünya Kupası'na veda edilen çeyrek final maçında Almanya'nın vızır vızır gezdiği sağ kenarı düşününce Batista'ya sadece bu tercihi nedeniyle saygı duymak mümkün..

1990'da gelen final sonrasında Arjantin, hiçbir Dünya Kupası'nda gruplardan sonra üst üste iki maç kazanamadı.. Son 5 Dünya Kupası boyunca sadece 3 kez son 16'yı geçebilen (ki bunların biri penaltılarla İngiltere galibiyeti, ikisi Meksika maçı) ve çeyrek finalin ötesini göremeyen Arjantin, 14 kere kazanarak Uruguay'la bu alanda liderliği paylaştığı Copa America'yı da 18 yıldır alamıyor.. Milli takımlar düzeyinde son 20 seneye yayılan çok büyük bir başarısızlıkla karşı karşıya kalan Sergio Batista'nın tek yaptığı elindeki Messi'siyle çok şanslı bir teknik direktör olarak ondan en yüksek verimi almaya çalışıp pragmatik bir şekilde kısa yoldan başarıya ulaşmak.. Portekiz maçında denenen Mascherano - Cambiasso - Banega'lı merkez önünde Messi'nin kenarlarında Di Maria ve Lavezzi'yi gönderen Batista'nın Copa America'daki ilk maça da bu yapıyla çıkması bekleniyordu.. Ama Messi'yle problemler yaşadığına dair dedikodular çıkan, sonrasında Batista tarafından da takıma monte etmekte zorluk çekilen Tevez'in Bolivya maçından yaklaşık 24 saat öncesinde ilk 11'de olduğunun açıklanmasıyla biraz daha farklı, ama genel fikrin dışına çıkmayan bir takımla Dünya Kupası elemeleri süresinde La Paz'da Maradona'yla 6 yedikleri Bolivya karşısında yer aldılar.. 6 golün travması, son yıllara belki de ilk kez kendi evindeki bir Copa America'ya bu kadar favori çıkış, yeni bir düzenle ilk resmi maç ve yaklaşık 1 hafta önce River Plate'in küme düşmesi sonrasında travmalar ülkesi haline gelen Arjantin'de rekor sayıda polisin görev alacağı bir maçta işler doğal olarak beklendiği gibi gitmedi.. Önce merkezden bir oyuncu çıktı, sonrasında ikinci forvet girdi ve takım ana fikirden uzaklaştı..

Arjantin az sonra ikinci maçında Kolombiya'nın karşısına çıkıyor.. Bu maçta takım kadrosu içindeki tek klasik açık oyuncusu olan Angel Di Maria'nın tercih edilmesi oyunu genişletmede çok daha büyük faydalar sağlayabilir.. Eğer Batista, Bolivya maçına Tevez - Di Maria değişikliğiyle çıkmasa Şubat ayındaki Portekiz maçındaki aynı 11'le 5 ay sonra ilk Copa America maçına çıkmış olacaktı ki tek başına bu Arjantinlinin oyuna ve takıma bakışının ne olduğunu gösteriyor.. Böyle bir 11 itibarıyla Carlos Tevez, Diego Milito, Gonzalo Higuain ve Sergio Agüero gibi 4 forvetin tamamının yedek kaldığı düşünülünce isimlerin büyüsüne kapılmadan kafasındaki sistemi ve daha güçlü bir Arjantin'i düşleyen Sergio Batista'ya kanın ısınmaması için fazla bir sebep yok.. Çok büyük ihtimalle bu 4 oyuncudan en az 3'ünün düzenli yedek olacağı, major kulüpler tarafından istenen Javier Pastore'nin ana plan içinde düşünülmediği Arjantin'de başlangıç bence çok olumlu ve takım belki de ilk defa benim gözümde net favori.. Oyuncu seçimi ve sistem oluşturma teknik direktörlüğün küçük bir kısmını gösterir ve Batista'nın bu anlamda nasıl bir hoca olduğuna dair başka hiçbir fikrim yok ama son 20 yılın kaybedeni Arjantin'de 2010'daki yanlışları tespit edip bunların üzerine gitmeye çalışması bile ona yaklaşımın çok daha ılımlı olması için yeterli.. Arjantin, Brezilya'nın da ilk maçında hiç iyi görünmediği 2011 Copa America'da 15. şampiyonluğa beklediğinden de yakın olabilir..

Blogger tarafından desteklenmektedir.