31 Oca 2010

,

Denizlispor 1-2 Galatasaray


Maçın başlamasıyla birlikte geçtiğimiz haftadan güvenli futbolun abartılısını sahaya koymaktan çekinmediğini gördüğümüz Hakan Kutlu'nun takımına karşı Galatasaray'ın topa hakim bir şekilde rakip sahada oynamaya çalışmasını yadırgayan bir insanın olduğunu sanmıyorum.. Maça tamamen kendi kalesinin önünde başlayan Denizlispor'a karşı fazla bir şey yapmadan oyunu kenarlara yayan, hatta soldaki Caner - Arda ikilisine rağmen sağ taraftaki Uğur ve Barış ikilisini daha çok kullanmaya çalışan bir başlangıç gördük.. Arda yine mümkün olduğu kadar içe kaçıp ikincil bir misyonla Caner'in önünü açmaya çalışır vaziyetteyken sağdan kesilen bir topa vurduğu kafa ve attığı güzel gol bir açık/forvetin nasıl oynaması gerektiği ve hangi görevlere sahip olduğu konusunda bir derstir.. Kewell'ın da Galatasaray'ın ilk yarıda istatistik anlamda kurtarıcısı olmasının altında yatan gerçektir.. Büyük oyun hakimiyetinden çıkmayan gol pozisyonları yaklaşık 1.5 senedir Galatasaray klasiği.. Düzelmesi için aynı futbol beynine ve kadroya uzun bir zaman verilmesi gerekliliği de burada çokça geçen futbol normlarından biri.. Bence tabii..

İlk 30 dakika Denizlispor yarı sahasındaki kör dövüşü, sağ açık organizasyonları ve Denizli defansı arkasına kaçırılmaya çalışılan Jo üzerinden gerçekleşti.. 30'dan sonraki ilk yarının son 15 dakikasına ise kimse hiçbir anlam veremedi.. Braga ve Berberovic'e yardım eden Güray Vural ve Angelov ikilisiyle Galatasaray merkezini geri itmeye çalışıp defans üzerine baskı kurmaya başlayan Denizlispor'un Galatasaray'ın iç tarafında fazla kademeye rastlamadan rahat bir şekilde sahayı boylamasına kat etmeye başladığına şahit olduk.. İlk yarım saati rakip kalede oynayan takım son 10-15 dakikada o dönemde yapamadığı baskıyı kalesinde gördü, çok daha ciddi tehlikeleri kalesinde yaşadı.. Giovani transferinin altında yatan ve sistem endişeleri yaratan pozisyon değişimlerinin sıkıntı yaratabileceğinin ilk kanıtlarından biridir bu maçın 30-60 arası.. Sadece Elano'nun içte dağılması değil, forvet arkasında oynayan Emre Çolak'ın da savunmayla hiç işi olmaması ve Denizlispor'un sert oyunu karşısında tamamen erimesi Galatasaray merkezindeki Sarp ve Elano'yu tamamen rakip oyuncularla karşı karşıya bıraktı.. Bu ortamda Elano'nun defolar iyice ortaya çıktı ve Sarp'ın üzerine tamamıyla binen yük Denizlispor'un yarım saatlik bütün etkinliğine rağmen büyük yüreği maçın yıldızlarından biri konumuna getirdi.. Şubat 2009'da Skibbe'yle Denizli deplasmanında kolay bir galibiyet almıştı takım ve o maçta da Douglas Braga en beğendiğim oyunculardan biriydi yanındaki Berberovic'le beraber.. Aslında yetenekleri sınırlı olan ve tamamıyla fizik-kondüsyonuyla etkili olan bir oyuncu fakat Galatasaray merkezindeki dirençsizlikle bugün oyunundaki vasat yumuşaklığı da sahaya fazlasıyla yansıttı.. İkinci yarıda Denizli'nin golünde Braga'nın driplingine arkasında 25 metre koşarak eskortluk yapan Elano ve kesilen topta kademeye Engin'i sızdıran Uğur birincil sorumlulardır.. Önce Çolak çıktı ve yerini Giovani'ye bıraktı, daha sonra Rijkaard Elano'ya daha fazla dayanamadı ve buraya eklenen Ayhan Akman tecrübesi ve pozisyon bilgisi Denizlispor'un etkinliğini bitiren faktör olarak maçın tahtasına yazıldı..

Galatasaray'ın 1-1'e Jo'yla verdiği cevap maçın kilididir.. Cevap hemen gelmese dirençli Denizli kademesinde işler zorlaşabilirdi.. Jo'nun Denizli'nin ilk yarıda kontrolü biraz elden bırakmasıyla bulduğu pozisyondaki bilek hareketleri efsane, vuruşu kendisinin normali.. Çok klas gol vuruşuyla Türkiye'de karşılanan Jo'nun bitiricilik ortalaması bu vuruşa yakınsar ama bunun fazla önemi yoktur, forvette önemli olan pozisyona girebilme yeteneğidir.. Attığı goldeki pozisyonda da ikinci şansı bulmasa Galatasaray'ın golü gecikebilirdi.. Giovani'nin gole kısmi yetenek ve hız katkısı güzeldi ama heyecanını biraz daha törpülemesi gerekiyor.. Tabii Arda Turan'ın da oyuncunun topla ilk kat etme çabasında ellerini açıp niye vermedin jestlerinde bulunmaması.. Giovani de buna Galatasaray içlerine ve Arda'ya iki pozisyonda burdayım, yollayın şu topu hareketi yaparak karşılık verdi.. İlk maç uyumsuzluğu diyerek üzerinde durmamak mantıklı olur ama bence bir uyarı gerekir ilk maç sonrasında..

Maçın en güzel hadiselerinden biri Barış'ın sağ açıkta Galatasaray hücumuna ve defansına kattıklarıdır.. Özellikle onun bir kenarda olduğu maçta Galatasaray merkezinin verdiği açıklar ise ekstra olumsuz özellik gösterir zira buradan Barış'ın çıkması ve Keita'nın girişi genel takım savunmasında bir düşüklük olarak elbet geri dönecektir takıma.. Barış Özbek ilk yarının sonunda Elano'nun yanındaki performansı ve iki maçtır sağ açıkta takıma kattıklarıyla benim hala Sarp'ın önünde Elano'nun yanına yazdığım ve orada oynaması gerektiğine inandığım bir oyuncudur ama Giovani Dos Santos transferi bu opsiyonu en azından bir süreliğine ortadan kaldırmıştır.. Benim futbol kafam gidişatın eninde sonunda o noktaya yaklaşacağıdır fakat böyle olması durumunda bile o ara dönemin fazla puan kaybı yapılmadan geçilmesi şarttır.. Rijkaard'ın kafasındaki düşünceye elbette zaman vereceğiz.. Çokluk açısından bir sorun yok fakat nitelik eksikliği ciddi rakipler karşısında bu takımı çok zorlayacak gibi görünüyor..

Galatasaray'ın fikstür dezavantajı böyle maçlarda puan kaybı yapılmamasını zorunlu kılıyor.. Kötü oyuna rağmen gelen 3 puan bu anlamda güzel.. Sabri ve Balta'nın bir an önce beklere dönmesi, Sarp'ın kısıtlı yeteneklerle bu formunu devam ettirmesi zor zamanlarda ve yeni düzene alışma sürecinde elzemdir.. Arda Turan ise bir gol ve son dakikalarda iki adamı dumur eden muazzam çalımıyla beni kandıramamıştır.. Daha nitelikli ve etkili bir oyun beklemeye devam ediyoruz 10'dan..

30 Oca 2010

Hernan, Hernan, Hernan Crespo


Tomas Brolin - Faustino Asprilla ikilisi her Parma taraftarının kalbinde çok özel bir yere sahiptir, kişisel Parma ilgimin de temelinde yatan oyunculardır.. Fakat bir de futbol konjonktürü içinde değerlendirilmesi gereken ölçütler var.. Brolin de, Asprilla da dönemleri için son derece fantastik ve üst kalite oyunculardı fakat Parma forması altındaki Hernan Crespo - Enrico Chiesa ortaklığı farklı bir boyuttu.. Dönemin çift forvet yapısı içinde hız ve fizik gibi konularda birbirini bu kadar iyi tamamlayan, üst düzey futbola bu kadar iyi oturan forvet ikilisi az görülmüştür, bu nedenle sadece döneminin değil tarihin en iyi forvet çiftlerinden biri olarak görürüm ikisini..

Crespo'nun River Plate'ten sonraki Avrupa macerası Parma'da başlar ve kariyerinin en iyi yıllarını da Ennio Tardini'de geçirir Arjantinli.. Geldiği sezon (1996/1997) kulübün başında Carlo Ancelotti vardır ve Parma, Juventus'la büyük bir şampiyonluk yarışına girer.. 20. haftaya kadar 6. sırada bulunan takım sonrasında büyük bir çıkış yaşar ve Juventus'u sezon sonuna kadar takip eder.. Crespo 22. haftadan sonra attığı 11 golle takımın çıkışında en büyük paya sahip oyunculardan biridir.. İlk 21 haftada sadece 1 gol atan Arjantinli Parma'yı tek başına şampiyonluk yarışı içine sokar.. İçeride kaybedilen Udinese maçı ve 32. haftada fark 6 puanken oynanıp iyi oyuna rağmen gelen 1-1'lik Juventus deplasmanı takımın şampiyonluğu kaybetmesinde önemli etken olur.. Sezonun ilk yarısında Enrico Chiesa, ikinci yarısında da Hernan Crespo vardır Parma adına ve iki oyuncu bu şekilde takım içinde rolleri paylaşır.. Her ne kadar lig 2 puan farkla bitse de son 2 haftaya 6 puan farkla önde giren Juventus 33. haftada şampiyonluğunu ilan eder ve üst üste aldığı 2 beraberlikle 65 puanla zirvede yer alır.. Parma'nın çok iyi mücadele etmesine rağmen üst düzey takımıyla oynadığı katı savunma futbolu Ancelotti'nin tarihteki tek Parma ikinciliğine rağmen eleştiri konusu olur, Chiesa ve Crespo'lu takımın daha farklı değerlendirilebileceği iddia edilir.. Belki de muhabbetlerden etkilenen Ancelotti, Parma'daki ikinci sezonunda dizginleri biraz da olsa elinden bırakır.. Sonuç olarak daha çok atsa da çok daha kolay gol yiyen bir Parma ortaya çıkar ve gelen 6.lık Ancelotti'nin sonuna neden olur.. İtalyan hoca ilk sezonunda yaşadığı ikinciliğe rağmen en büyük hatasının kurmak istediği 4-4-2'de sağa yerleştirmeyi düşündüğü Gianfranco Zola'nın forvette oynamak istemesi nedeniyle anlaşamayıp gitmek istemesini engellememesi olduğunu söyler.. Ancelotti Juventus'la çok daha farklı bir yola girer o sezon sonrasında ve şu anda geldiği saygın noktada Parma dönemi de çok önemli yer teşkil eder bence..

Sonrasında göreve gelen Alberto Malesani ise hücum futbolunu Nevio Scala'dan sonra Parma'da layıkıyla uygulayacak güzel isimlerden biridir.. Ligde daha etkili bir performansla şampiyonluk bileti alınır ve bir önceki sezonki altıncılıkla gelen UEFA bileti mükemmel bir hücum performansıyla ikinci UEFA Kupası olarak taçlanır ve Hernan Crespo bu serüvende yine başrol oyuncusudur.. Parma'daki en iyi sezonuna imza atar.. Hem ligde, hem kupada, hem de Avrupa'da çok etkili performanslar sergileyip takımının başarılarında golleriyle büyük pay sahibidir.. O sezon Malesani kendisi için dünyanın en iyi forveti tanımlamasını yapar.. Kuşkusuz her hocanın kendi futbolcusunu daha fazla kayırmasının bir sonucudur bu övgü ama çok da haksız bir yaklaşım değildir.. UEFA Kupasında 11 maçta atılan 25 gol, kupanın finaline yaklaştıkça gelen muhteşem futbol, çeyrek finalde 2-1'lik Bordeaux mağlubiyeti sonrasında 2. maçta alınan 6-0'lık sonuç ve Chiesa - Crespo ikilisinin dubleleriyle Parma'nın verdiği futbol dersi, yarı finalde iki maçta da mağlup edilen Atletico Madrid ve en sonunda final maçında Marseille karşısında alınan çok net ve rahat bir galibiyet.. 1994/1995 sezonundaki UEFA Kupası yine Parma taraftarının kalbinde özel bir yeri olan, Serie A'ya yükseldikten sadece 3 sezon sonra gelmesiyle dünya futbol tarihinde de farklı bir anlama sahip çok özel bir başarıdır ama 1999'ta gelen kupa ve oynanan futbolun yeri apayrıdır.. Hernan Crespo final maçında da duble yaparak kalitesini konuşturur ve maç sonrasında coşkuyla fotoğraftaki pozu verir.. Crespo'nun gollerinin hazırlanmasında ise o sezon oynadığı muhteşem futbolla sadece 2 sezon Parma forması giymesine rağmen kulüp tarihine özel bir iz bırakan kaliteli sol bek Paolo Vanoli vardır.. Ki aynı Vanoli 3-0'lık Marseille finalinde atılan diğer golün de sahibidir..

Bir sonraki sezon ise Malesani'nin hücum futbolu bu anlamda zirve yapar fakat o zevke ulaşan birçok takımda olduğu gibi savunmadaki arızalar daha fazla ortaya çıkar.. Enrico Chiesa Fioertina'ya transfer olmuştur ve Crespo'nun partnerliğini daha sonra kulüpte önemli işler yapacak olan Marco Di Vaio ve Marcio Amoroso alır.. Mario Stanic ise bu yıllarda arkadan forvete önemli destek vererek arka planda sessiz ama muazzam performanslar gösteren bir oyuncudur.. Serie A sezonu zar zor 5.lik ve ucundan kapılan CL biletiyle tamamlanır.. Şampiyonlar Ligi'nde ise takım son eleme turunda Glasgow Rangers'a 2-0 ve 0-1'lik skorlarla elenerek tekrar UEFA kupasının yolunu tutar.. Ligde iyice artan gol sayısı Avrupa'da da benzer sonuçlar verir.. İlk turda Ukraynalı Kryvbas 3-2 ve 3-0, ikinci turda Helsingborgs 1-0 ve 3-1, üçüncü turda ise Sturm Graz 2-1 ve 3-3'lük skorlarla geçilir fakat Buffon-Canna-Thuram üçgenine rağmen Parma defansı alarm verir.. Gollerine devam eden Crespo da durumun farkındadır ve forvette işlerini yapmaya devam ettiklerini ama takım savunmasında arızalar olduğunu sıklıkla söyler.. 4. turda Werder Bremen önünde 1-0'lık maç sonrası gelen 3-1'lik deplasman mağlubiyeti ise sezonu Parma adına bitirir.. Bir sezon önce biri Fenerbahçe, biri Bordeaux olmak üzere sadece iki yenilgiyle UEFA Kupası'nı kazanan Parma 2000 yılında ünvanı tarihte bir ilki başararak yenilgisiz UEFA Şampiyonu olan Galatasaray'a bırakır..

Bundan sonrası Crespo adına Lazio'daki ilk sezonundan sonra yokuş aşağı bir iniştir.. 20 milyon dolar, Matias Jesus Almeyda ve Sergio Conceiçao karşılığında Lazio yolunu tutan Arjantinli burada da yavaş bir başlangıç yapar.. İlk 13 haftada sadece 4 gol atar Crespo ve bu sırada İtalya'da verilen para sorgulanmaya başlamıştır bile.. Sonrası ise bildiğimiz Crespo'dur.. Kalan 25 haftada 22 gol ve Hernan yeniden iş başında.. Lazio yine ligin en skorer takımlarından biridir ve 3.lükle gayet iyi bir iş çıkarılmıştır.. Sonrasında ikinci Lazio sezonu, 25 milyon dolar ve Bernardo Corradi karşılığında Inter'e transfer oluşu, burada dengesiz performanslar ve Chelsea macerası derken iniş hızlanır.. Mourinho'nun hiçbir zaman en favori adamı olamadı ve İtalya'da ilk parlayışını sağlayan Ancelotti'nin özel isteğiyle Milan'a kiralandı.. Eski hocasının yönetimi altında yine performans gösterdi fakat.. Hem ligde, hem de Avrupa'da önemli goller attı.. CL finalinde ilk yarıda attığı 2 golle Milan adına skorun 3-0'a gelmesinde çok önemli rol oynadı.. O finalde Pool ikinci yarıdaki geri dönüşü yapamasa belki Crespo düşüşteki kariyerinde tekrar bir sıçrama yapacaktı fakat olmadı.. Milan'daki iyi performanstan sonra Chelsea tarafından geri çağrıldı ve tekrar Premier League'de forma giydi Crespo.. Hiçbir zaman belli bir standardın altına düşmedi ve kendisine kötü topçu dedirtmedi ki önemli çıkışlardan sonra düşüş yaşayan ve dibe vuran çoğu oyuncunun başaramadığı bir özelliktir bu.. Yaşadığı sakatlıklar da standardının düşüşünde önemli etken oldu..

Milano kulüpleri ve Chelsea dolaylarında hep vasat ve vasatın üstü performanslar gösterdi.. Yaş olarak en verimli olacağı dönemlerde zirvesinin yanına yaklaşamaması kendisiyle ilgili çok büyük hayal kırıklıklarımdan biridir.. Parma ve Lazio'daki ilk sezonundan sonra üstüne koyarak gitse, peak age'i olan 28-29 civarında tecrübenin de katkısıyla dünya tarihine iz bırakacak bir forvet profiline ulaşabilirdi ama olmadı.. Sezon başında Diego Milito'yu parlatarak Inter'e satan Genoa'nın onun yerini doldurmak için transfer ettiği oyuncuydu Crespo.. Genoa'nın sağlam transfer stratejisinin övgü almasına neden olmuştu tekrar ama orada da bir türlü dikiş tutturamadı ve rotasyon forveti oldu.. Bu hafta içinde Parma'ya transfer haberleri ilk çıktığında başkan Tommaso Ghirardi ve genel menajer Pietro Leonardi transferi şiddetle yalanlamışlardı.. Zira Biabiany, Paloschi, Lanzafame, Bojinov ve Amoruso'dan oluşan gayet yeterli bir forvet rotasyonuna sahipti takım.. Panucci olayında Genoa başkanı Enrico Preziosi'yle şiddetli bir tartışmaya giren Ghirardi'nin böyle bir transfere kalkışmasını da bu bağlamda imkansız görüyordum ben.. Fakat dün gece NBA takaslarına benzer bir şekilde üç kulüp arasında ilginç bir antlaşmanın yapıldığı haberleri geldi.. Crespo Avrupa'da forma giymeye başladığı ilk yuvasına geri döndü.. Parma'nın Nicola Amoruso'su Atalanta yolunu tuttu ve Atalanta'dan Robert AcQuafresca da Genoa'ya geldi..

Crespo durumu kelimeleri kifayetsiz kılan muazzam bir mutluluk olarak açıklıyor ki Ennio Tardini'ye ilk çıkışında Ultras Boys tarafından nasıl karşılanacağını deliler gibi merak ediyorum şu anda.. Crespo o formayla Tardini'ye çıkarken orada olmak muazzam futbol olaylarından biridir heralde.. En büyük başarılarını bu forma altında yaşayan oyuncu daima Parma'yı destekliyordum derken yanardönerlik yapmıyordur sanırım.. Böyle bir kariyerin böyle bir sallamaya ihtiyacı da pek yok zaten.. Hem muazzam target striker özellikleriyle döneminin havaya en hakim oyuncularından biri olup hem de çizgi defansın arkasına bu kadar iyi oynayabilen ve sürati de yanında getirebilen Crespo çok özel bir oyuncuydu ve yaptığı sansasyonel transferlerde bu özellikleri büyük pay sahibiydi.. Çok temiz ve klas gol vuruşunu zaten tekrarlamaya gerek duymuyorum.. Nicola Amoruso Serie A'da yıllardır görev alan vasat ama çok tecrübeli bir oyuncu olarak Parma'nın aşırı genç forvet rotasyonunun dengeliyicisi konumundaydı.. Onun gidişi ve Crespo'nun gelişi bu anlamda bir takım upgrade'i aslında.. Son 4 maçtan sadece 1 puan alındı ve 12.liğe kadar geriledi takım.. Francesco Guidolin'in 3'lü defansında kanat oyuncularının da oldukça defansif bir yapıda, özellikle merkezdeki Blerim Dzemaili ve Daniele Galloppa üzerinden çıkarak arkaya atılan toplar ve uçtaki açığa kaçabilen yetenekli forvetler üzerinden hücum eden Parma'da 35 yaşındaki Crespo eğer karakteristiğini sergileyebilirse çok önemli iş yapar.. Muhtemelen 1-2 sezonu kaldı profesyonel futbolda ve onu en başarılı olduğu ve kendi deyimiyle en çok aidiyet hissettiği kulüpte yapacak olması gerçekten muazzam bir olay, harika bir heyecan.. Paloschi, Bojinov ve Biabiany şanslı çocuklar.. Yanlarına kendilerine çok şey ekleyebilecek bir efsane geliyor.. Ennio Tardini ise yeni oluşturulan jenerasyona ve kurulan güzel yapıya öncülük edecek bir lidere kavuşuyor..

Futbol bu geri dönüşlerle güzel..

'Masumiyet'in gidişi


Temiz bir ruh bir kere bozulursa devamı mutlaka gelir.. Yalan söylemeyen bir insan ilk yalanını söyleyip işe yaradığını gördükten sonra arkasını artarak getirir.. Ya da ilk günah, işlendikten sonra eğer buna yatkın bir bünye varsa insanda günahlar artarak devam eder.. O naifliği, o masumiyeti bozduğunuz zaman işin büyüsü gidiyor.. İşte Juventus.. Geçen sene hocasını lig bitmeden gönderip uzun süreli kuralını delen takım işin zevkini kavrayınca bir kere devamı da rahat geldi.. Sezon başında iki kız kardeşin başında iki eski futbolcu, iki yeni hoca vardı.. Bir tarafta Leonardo'lu Milan, bir tarafta Ferrara'lı Juve.. Nedense herkesin Inter'in arkasına şampiyonluk hedefi için koyduğu takım Juventus oldu.. İki tane flaş transfer Felipe Melo ve Diego'nun takıma yüksek bonservis bedelleriyle katılımı, arka tarafın büyük tecrübe, 5 sene öncesinin dünyada en iyisi Cannavaro'yla sağlama alınması, daha çeşitli ve klas ileri uç oyuncularıyla Juventus son şampiyonu zorlayacak takım olarak görüldü.. İlk 4 maçı kazandılar, zorlu iki Roma deplasmanında arka arkaya 6 puan çıkardılar ve öngörüleri ilk aşamada doğru kıldılar.. Yeni mantalitelere alışmak, yeni yola çıkan kulüplerden ilk 5 haftada bir şey istemek ve beklemekse bu oyunun yanlışlarından biri.. Dörtte dörtle lige giren Juve ondan sonraki 17 hafta içinde sadece 21 puan kazanabildi.. İlk 7 maçta 9 puan toplayıp ligin dibine demir atan Milan ise son 13 haftada 31 puan çıkardı ve Inter'in dibine kadar geldi, Jose Mourinho'ya Milan galibiyeti sonrası stand up yaptırdı.. Hocalara mutlaka yeterli zaman verilmelidir ama her hoca da en az 1-2 yılı tamamlayacak diye bir şey yoktur futbolda.. Her şey o adamın mantalitesinde, sahaya koymaya çalıştığı şeyle doğru orantılıdır ve günün futboluna uygun bir yapının izlerini görebiliyorsanız kötü futbol ve berbat sonuçların bile arkasında durulmalıdır.. Ciro Ferrara'nın Juventus'un bu sezon 3 tane 90 dakikada izledim ve bu anlamda buradan fazla bir şey söyleyecek konumda değilim ama son 8 lig maçında 6 mağlubiyeti şampiyonluk hedefi olan bir kulüp alınca sahaya ne koymaya çalışırsanız çalışın arkanızda durmak mümkün olmuyor.. Ferrara'nın o göreve hangi formasyonla geldiğini de belli değil.. Bir süredir Juve'yle gönül bağları tamamen kopmuştu genç teknik adamın.. Inter maçının sonucuna bağımsız bir şekilde maç sonrasında görevden alınacağı da beklenen bir hadiseydi.. Guus Hiddink'e iki defa teklif yaptılar, en son yıllık 5.5 milyona kadar çıktılar fakat Hollandalı'nın aklını bir türlü çelemediler.. Bu arada milli hoca Lippi'nin genel direktör olarak takımın başına getirilmesi bile düşünüldü.. Zaccheroni ise arkada bekleyen stepneydi.. 56 yaşında olup orta vadeli kariyerine önemli takımlar sığdıran Zac'ın son başarısı yaklaşık 10 sene önce.. Bu teknik adamlık portföyüyle kulübün tüm organlarıyla üzerinde karar kıldığı adam olması ilginç.. Her teknik adam, her futbolcu bu oyunda saygı görmelidir tezine fazla katılanlardan değilim.. Her ülke futbolu içinde kötü hocalar, berbat teknik adamlar vardır.. Bunların bir boy büyüğü de büyük takımlarda düzenli görev alıp hiçbir şey başaramayan kötü hocalardı.. Zac o tarafa giren İtalyanlardan biri.. Hoca değişikliği ve taze başlangıç geyiğinden ilk başta Ferrara'nın üstüne çıkacağı kesin fakat eğer sezon sonundaki opsiyonu işletmek istiyorsa ilk 2'yi zorlaması şart.. Juventus bir kere sezon ortasında hoca kovmanın tadını aldı, bundan sonra Torino yakası da teknik adamlar için zorlu cephelerden biridir..

Eğer Ranieri'yle sağlam gelmeye başlayan Roma'yı savuşturabilirlerse Milan'a en azından ikinciliği hayırlı olsun..

28 Oca 2010

Aruna Dindane


Dün geceden beri yükselen Roman Pavlyuchenko haberlerine bugün oyuncunun Spurs'ten ayrılıyorum mesajı eklenince buralarda heyecan tekrar yükseldi.. Hadisenin Galatasaray'ın sezonunu bitirecek bir gelişme olduğuna inanan biri olarak dış basında Birmingham City ve Alex McLeish'in Rus'u ciddi ciddi istediği ve teklif yaptıkları haberleri yükselince sevindim tabii.. 8 milyon pound'luk ilk teklif Tottenham tarafından reddedildikten sonra ısrarlı olduklarını ama bu rakamın 1.5 katına çıkmalarının zor olduğuna dair haberler yükseldi.. McLeish bir süredir Pool'da mutsuz olduğu bilinen Ryan Babel'i ve Sunderland'deki ilginç eleman Kenwyne Jones'u tırmalıyordu, Pavlyuchenko üstüne bonus oldu.. Üstünel ve Gio'nun beraber İstanbul'a inişi sonrasında bizim için tehlike ortadan kalkarken 1-2 saat sonra Birmingham'ın Portsmouth'ta kiralık oynayan Lens'li Aruna Dindane'yi bitirdiği haberi düştü ortamlara..

Dindane'yi sezon başında Portsmouth kiralık kadroya katmıştı.. Bunca yokluk içinde gereksiz bir forvet enflasyonu olan Porstmouth'ta iyi iş çıkardı, ana rotasyonun önemli bir parçası olarak gol yollarında etkili olmaya çalıştı Fildişili eleman.. 1-2 sene öncesine kadar her transfer döneminde adı bizim büyüklere yazılan oyunculardan biriydi.. Portsmouth'la Lens arasında son dönemde bizde de çok moda olan özel bir opsiyonla İngiltere'de belli bir maç adedine ulaştıktan sonra 4 milyon pound karşılığında bonservisinin alınacağına dair bir anlaşmaları vardı.. Portsmouth'un buna uymamasından sonra kulüp oyuncusunu geri çağırma girişiminde bulundu ve gelen başka teklifleri değerlendirmeye aldı.. Zaten Lens ve Portsmouth'un benzer şekilde kiralık üstü bonservisi alınan Nadir Belhadj transferinde de Portsmouth'un taksitleri ödememesi üzerine büyük sorunları olmuştu.. Kulüp şu anda berbat durumda ve yayın haklarını da içinde bulunduran bazı gelir kalemlerine Premier League yönetimi tarafından el konmuş durumda.. Chelsea, Spurs, Udinese, Lens gibi takımlara önemli borçları var kulübün.. Böyle bir ortamda McLeish ve Birmingham hızlıca devreye girip Dindane'nin işini 4 milyon pound karşılığında bitirmiş.. 12-13 milyon pound'u bulacak Pavlyuchenko kumarındansa Premier League forma giymiş ve 6 aylık bir sürede kendisini ispatlamış Dindane'nin Birmingham ölçeğinde bir kulüp için daha uygun olduğu ortada.. Dindane Afrika Kupası nedeniyle milli takım kadrosundaydı ama eskiden Drogba'nın yanında banko giydiği formayı devamlı eklenen yıldız oyuncular nedeniyle kaybettiğini ve artık bir yedek oyuncusuna dönüştüğünü de eklemek gerek.. Yine de kısa boyuna rağmen sağlam fiziğiyle EPL'de iş yapabiliyor bu adam.. Tarz olarak bizim lige de çok uygun topçudur, gelseydi kesinlikle büyük iş yapardı.. Blackburn, Stoke ve bugün Owen Coyle'un özel isteğiyle yarışa katılan Bolton'un arasından Dindane yarışında galip gelen takım Birmingham.. Portsmouth'taki finansal kepazelik bakalım daha hangi boyutları görecek..

Son karar 20


Nonda son 1 senede bitmişti ve uzatmaları oynuyordu.. Ve hakem düdüğü çaldı.. Son derece ucuz bir maliyetle Galatasaray'a geldikten sonra takıma katkılarını tartışmak mümkün değil.. Kimilerinin Baros'tan yetenekli, kiminin ligin en iyi forveti olarak iddia ettiği Nonda son 1 yılda belini döndürürken gün geçiren, fizik ve ruhen bitmiş bir konuma gelmişti.. Böyle bir oyuncunun sadece forvet olduğu için herhangi bir maçta gerekeceğine zerre katılmıyordum ve gönderilmesi gereken ilk oyuncuydu bana göre.. Leo Franco söylentilerine daha 1 sene önce yaşanan Steaua maçı ve sonrasındaki taraftar feryatları hatrımdayken inanamamıştım.. Taraftarın desteklemesi de bu açıdan fazlasıyla garip geldi bana.. Leo en azından bu seneyi tamamlamalı.. Kewell gitse onu bile belirli ölçülerde makul bulacaktım ben ama Nonda'nın gitmesi her açıdan en doğrusuydu.. Jo transferiyle zaten Avrupa'daki tur zora sokulmuştu, artık Gio'lu bir 4-6-0 çakmasıyla formda Atletico karşısında iş yapmaya çalışacağız.. Bu ortamda yeni bir transfer peşinde koşmak, Pavlyuchenko peşinde helak olmaya devam etmek ise benim gözümde tarifsiz bir transfer görgüsüzlüğü olur.. Bu kadar sonradan görme olacağına inanmıyorum Polat ve Üstünel'in.. Transfer bu hamleyle kapansın ve yolumuza devam edelim.. Yeni bir forvet transferi opsiyonu bulunmayan Jo'yu niye aldınız dedirtir, hoş olmaz..

Bu da hayırlı olsun, artık önümüze bakıyoruz..

Welsh Open 2010 Son 16


Turnuva pazartesi başladı ama ilk tur maçlarının tamamlanması bugünü buldu.. 32 oyunculu turnuvanın finalinin cumartesi olduğunu düşününce takvim garip geliyor ama zaten Eurosport takvimi de bu aralar çok kalabalık olduğu için turnuvayı da televizyondan takip etmek kolay olmuyor.. İlk turda sadece Ronnie O'Sullivan'ın Stuart Bingham'la dalga geçercesine oynadığı maça ve bu geceki son 16 açılışına bakma fırsatım oldu.. İlk turdaki 16 mücadelede çok çok büyük sürprizler yok.. Andrew Higginson ilk turda Marco Fu'yu 5-2'yle geçti.. Kağıt üzerinde sürpriz fakat Higginson'un kariyerinin zirvesini 2007'de bu turnuvada final oynayarak gördüğünü ve bunun motivasyonuyla oynadığını düşününce çok da garip değil.. Vasat Barry Hawkins'in Peter Ebdon'a taktığı halka ve 5-0'lık galibiyeti oldukça ilginç ama Ebdon'un son yıllarda yaşadığı düşüş yine ilginçliğin derecesini düşürüyor.. Grand Prix'te final oynadıktan sonra UK Championship'i kazanıp müthiş bir form yakalayan Ding Junhui'nin Masters'tan sonraki ilk turnuvada yine ilk turda elenmesi ise çanları Çinli için çaldırmaya başladı.. Jamie Cope klas oyuncu fakat 5-3'lük mağlubiyet sonrasında Ding mutlaka "yine mi?" demiştir bence.. Dünya Şampiyonası'na kadar tazelenmesi ve antrenman temposunu artırması şart gibi görünüyor.. Elemeden gelen Matthew Stevens'ın elit oyunculardan Shaun Murphy'yi decider'da geçmesi de yine ilginç fakat Matthew'un potansiyeli nedeniyle çok da yadırgayamayacağınız bir sonuç.. Stevens bu oyunda kimi yenerse yersin bir yere kadar garipseyebilirsiniz.. Bu maçlar dışında bütün favorilerin kazandığı bir ilk tur geçti.. Roket'in Bingham karşısında yaşadığı sıkılmalar izlerken beni bile rahatsız etti.. Bazen rakibe saygı göstermeyi unutabiliyor bizim eleman, tekrarlanmaması temennimdir.. İlk turdan ortaya çıkan sıkıntı ilerisi için de pek hoş değil O'Sullivan için.. Masters'ın paspası Mark King zayıf rakibi bulunca vurup geçmiş, helal olsun diyen çıkmış mıdır bilemiyorum 2 hafta öncesinden sonra.. Masters şovmeni Mark Selby yeni yetmelerden Judd Trump'ı rahat geçmiş, yine Masters'ın düşük performansçılarından Stephen Maguire ise Dominic Dale karşısında decider'da son siyahta kazanmış.. Dale'in evinde gösterdiği dirence de pek şaşırmamak gerekiyor bu bağlamda..

Son 16 eşleşmelerine geçmeden önce geleneksel fikstür şenliğine de bir bakmak gerekiyor tekrar.. Tablonun alt tarafında Ronnie O'Sullivan, Ding Junhui, Mark Allen, Shaun Murphy, Mark Selby ve John Higgins gibi süper oyuncular varken üst kısımda ise Allister Carter (ki düşüşte), Neil Robertson, Mark Williams, Marco Fu ve Stephen Maguire var.. Neil Robertson dışında hiçbirinin mükemmel durumda olduğunu söyleyemeyiz.. Alt tarafla karşılaştırınca abukluk yine net bir şekilde ortada..

Son 16 maçları şu şekilde..

Allister Carter - Neil Robertson

Stephen Hendry 3-5 Ryan Day

Andrew Higginson - Mark Williams

Barry Hawkins - Stephen Maguire

Ronnie O'Sullivan - Jamie Cope

Mark Allen - Matthew Stevens

Mark Selby - Mark King

Graeme Dott - John Higgins

Ryan Day, Tony Drago'dan sonra Stephen Hendry'yi de geçerek Masters'taki kepazeliği temizleme yolunda önemli bir adım daha atmış.. Son 5 yıldaki müthiş düşüşüne rağmen son Day nedeniyle favorim Hendry'ydi bu maç öncesinde.. 7. frame'in sonları özellikle güzeldi.. Bir diğer oynanan son 16 maçında Ali Carter, Neil Robertson karşısında 4-2 önde ve 7. frame'de Neil'ın küçük bir avantajı var.. Carter elemeyi başarırsa önemli ölçüde gözdağı verir üst tablodaki rakiplerine.. Bunun dışında Higgins ve kendisini odaklayabilirse Ronnie'de sürpriz beklemiyorum.. Masters'ta uzun bir aradan elit bir oyun sergileyen Mark Williams'ın Welsh Open elemanı Higginson karşısında ne yapacağını merak ediyorum.. Barry Hawkins de Stephen Maguire'a bir sürpriz çıkartabilir.. Turun en zevk ve keyif vadeden mücadelesini de Mark Allen - Matthew Stevens arasındaki maç olarak seçtim, o maçı izleme şansımız olursa tadından yenmez..

27 Oca 2010

2 yıl sonra...


Tarih: 18 Şubat 2008.. Bir gün önce oynanması gereken Konyaspor - Galatasaray maçı kötü hava koşulları nedeniyle 18'ine erteleniyor.. Avrupa'da 3 gün sonra Leverkusen deplasmanına çok önemli bir maça çıkacak olan Galatasaray tarafı ısrarla maçın ertelenmesini istese de federasyonun kararı kesin ve net, maç oynanacak.. Galatasaray sahaya çıkıyor, Ümit Karan'ın golüyle sahadan 1-0 galip ayrılıyor.. Ama çok önemli bir kaybı var.. Eski futbolcusu Joao Batista'nın tamamen zemin nedeniyle ters bir müdahalesi sonrasında Uğur Uçar'ın diz kapağı kırılıyor.. Uzun bir tedavi süreci gerektiren bir sakatlık olmasına rağmen belki yanlış müdahale, belki başka bir nedenle süreç iyice uzuyor, Uğur 15 ay boyunca futbol oynayamıyor..

Tarih: 27 Ocak 2010, bugün.. 3 gün önce takımın sağ beki Sabri Sarıoğlu'nun sakatlığında ve kar nedeniyle yine ertelenmeyen bir maçta sahaya çıkıp oynayan Uğur Uçar yine kar yağışı altındaki bir maçta sahada.. Konya'da zemin normal olsa o sakatlık yaşanır mıydı? Bunun cevabını kimse veremeyecek ama duygusal bir yaratık olan insanoğlunda bir dalgalanma yaratması son derece doğaldır sanıyorum.. Antep maçında yeteneklerinin el verdiği ölçüde yaptığı bindirmelere ve ileri çıkışlara pek bulaşmasa da çok önemli bir maçta oldukça mücadeleci bir oyun sergileyen Uğur, pek de önemi olmayan kupa maçında, Ankaragücü deplasmanında sanki biraz değişik koşuyor, çok bariz olmasa da bir tedirginlik içinde oynuyor.. 2 yıl önce futbol hayatını ciddi anlamda tehlikeye sokan bir kar yağışından sonra 3 gün arayla 2 defa karlı sahada koşmaya, futbol oynamaya çalışıyor.. Psikolojisi en sağlam insanda bile yara açmaması mümkün değildir sanırım bunun.. Uğur'da da az da olsa etki yarattıysa da bu iki maç sakatlığı kafasından tamamen atması yönünden müthiş katkı sağlayacak belki de..

Bir hadisenin izlerini silmek için gereken süre, 2 yıl.. 20 yılda geçmeyen yaraların olduğunu düşünürsek belki de çok büyük bir bedel değil.. "Kime göre, neye göre" sorusunun bundan iyi oturacağı bir durum da yoktur sanıyorum..

Tekrar geçmiş olsun..

Giovani Dos Santos Galatasaray'da


Transfer döneminde, Haldun Üstünel dönemi sonrasında Galatasaray'ı beklemenin en keyifli tarafı bu, bekleyişin üstüne gecenin bir yarısında alınan transfer haberleri.. En son Elano geldiğinde bu zevki yaşamıştık, bu gece açıklanan Giovani oldu.. Resmi sitede hala tık yok lakin.. İki transferdir formsuz olan Üstünel üçüncüyü de basına sızdırdı, belki "sıra hocanın özel isteğini yapmaya geldi.." diyerek kendi böyle istedi.. 1 haftadır gündemde olan Giovani Dos Santos, Reuters ajansının geçtiği haber ve genç Meksikalı'nın ülkesinde katıldığı bir radyo programında söylediği cümleler sonrasında Galatasaray'da.. Pek mümkün görünmüyor ama bundan sonra transferin patlaması durumunda mesuliyet kabul etmiyoruz, resmi sitenin gerekli açıklamayı yapmaması da gönderilecek oyuncu konusunda duyulan sıkıntının yansıması zaten.. Baskı yapmaya gerek yok..

Giovani Barcelona'da Bojan Krkic'le ilk çıkış yaptığında ilk düşüncem iki oyuncunun da overrated olduğu ve eğer içlerinden biri bir yere gelecekse bunun Krkic olacağı yönündeydi.. Gidişat da şu anda öyle görünüyor.. Bojan var olan fiziksel eksikliğini muazzam bir bacak yaparak giderir ve var olan yeteneğini ortaya çıkarmak için gerekli olan ilk unsuru yerine getirirken 2008 yılında yerkürenin en iyisi Barcelona'da oynayan Giovani'nin 2009'un ortasında kendisini The Championship takımı olan Ipswich Town'da forma mücadelesi yaparken bulması pek sürpriz değil.. Jo transferini değerlendirirken Giovani'nin transfer düşüncesinin arkadan gelen bu Caner Erkin'le çok büyük bir anlamsızlık oluşturacağını söylemiştim, üzerinden 2 gün geçmeden Kewell'dan sakatlık haberi geldi.. Yaşanan önemli kayıp sonrasında uzun süredir gösterilen bu çabanın daha çok anlama kavuştuğunu söylemek mümkün..


Şöyle ki, Galatasaray şu anda yaratıcı iç, forvet ve kanat oyuncusu rotasyonunda şu oyunculara sahip: Jo, Arda, Elano, Caner ve Keita.. Elano'nun hücumcu iç olarak arkadaki iki oyuncuyla beraber oynamaya başladığı devrenin son 2-3 maçındaki düzen devam ettiği takdirde ileri ucun Jo olduğu takımda kanatları Arda ve Keita paylaşıyor, Caner Erkin de açık yedekleyicisi olarak yeterli bir rotasyonun oluşmasını sağlıyor.. Benim de düşüncem bu düzenin devam ederek sol açığın Arda - Caner ikilisine bırakılarak yabancı transferin Elano'nun yanına, sağlam bir iç oyuncusu olarak yapılması gerekliliğiydi.. Ama bir de özellikle son Antep maçında iyice ortaya çıkan ve Elano'nun yarım kademe geriye giderek ikinci bir defansif orta saha olarak iyice çift taraflı oyuncu rolüne sokulduğu gerçeği var.. Bu ortamda Arda sezon başında olduğu gibi supporter rolüne geri dönüyor ve kenarlarda sadece Caner - Keita ikilisi kalıyor.. Sistem 4-4-1-1 olsa da, 4-3-3 olarak sahada görünse de hücum adına en kilit işleri gören açık/forvetlerin bu ortamda takviyesiz kalıp sadece ilk 11'den (Arda'yla) yedeklenebilecek konuma gelmesi burada bir rotasyon daralmasını da kendiliğinden oluşturuyor.. Sonuç? Galatasaray muhtemelen yeni bir yola giriyor ve 4-3-3 Arda iç oyuncusu gibi oynamayı öğrenene kadar rafa kalkıyor.. Arda'nın Galatasaray'da sadece merkezde supporter olabileceğinden, sol açıkta 3 yıldır üzerine çok az koyabilen, fiziksel yönden düşen ve efektiflik adına pek bir şey vadedemeyen halinden burada defalarca bahsetmiştim ama ben arkasında daha sağlam iç oyuncularıyla bu role soyunmasını tercih eder ve isterdim.. Topal/Sarp - Elano - Arda'dan oluşacak merkez sadece sağlam Avrupa takımlarına karşı değil, Türkiye'de birçok maçta bile büyük sıkıntılar çıkarabilecek bir öz olarak karşısına dikilebilir takımın..

İşin Rijkaard kısmı çok önemli.. Giovani'nin onun özel siparişi olduğu ve bunca soru işaretine rağmen ısrarla peşinden gidildiğini herkes biliyor artık.. Rijkaard'ın Barcelona'dan kovulduğu son sezonunda Giovani'nin Bojan Krkic'le beraber rotasyona çok sağlam giriş yapmaları ve süre olarak olmasa da maç sayısı olarak Messi'yle yarışır duruma gelmeleri sezonun önemli başlıklarından biriydi Barca için.. Özellikle Ronaldinho'da oluşan problemler nedeniyle Giovani maç adedinde Roni'yi geçip Messi'yle yarışır hale gelmişti.. Rijkaard'ı yakan hadiselerden birinin de bu elemanlarda fazla ısrar etmesi olduğu söylenir ki katılıyorum.. Giovani Dos Santos hala 20 yaşında olmasına rağmen son 2 senesi boşa geçmiş, yeteneğine sonsuz saygı duyduğum fakat kesinlikle güvenmediğim bir oyuncu.. Eğer Rijkaard takımın başında olmasa çok daha negatif konuşabileceğim bir transferdi, fakat lülenin varlığı her şeyi değiştiriyor.. 3 sene önce ben çok olumlu düşünmesem de bu çocuk Messi'nin hemen bir adım arkasına konan ve çok şeyler beklenen bir potansiyeldi ve onu açığa kavuşturmak için kendisine 17 yaşında defalarca Barcelona forması veren ilk A takım hocasından daha iyisini bulamazdı.. İki taraf da birbirini çok iyi tanıyor, Rijkaard'ın işi fetiş konumuna getirip Galatasaray'a zarar vereceğini de kimsenin düşündüğünü sanmıyorum.. Giovani'de bir potansiyel, milli takımında gösterdiği yeteneği taşıyabileceği bir kulüp varsa eğer şu anda o takım Galatasaray'dır.. Ve mayanın tutabilme ihtimalinin verdiği heyecan bütün olumsuz düşünceleri nötrleyecek unsurları da beraberinde getirir..


Oyuncu, sistem ve teknik kadro mantalitesi odaklı birçok soru işareti var ve zamanla bunlar konuşulacak zaten.. Muhtemelen direkt 11 oynayacak 3 tane devre arası transferi yaptı takım, ki şampiyonluk yolunda takımın %30'unun değişmesi çok büyük riskleri de yanında taşır.. Tandem, değişen merkez, yeni bir forvet ve yeni bir açık oyuncusu oluşturulmaya çalışılan sistem ve mantalite için de çok büyük balta darbeleridir ve bunun unutulmaması gerekir.. Jo ve Giovani için bonservis ihtimalleri varsa (Giovani radyoda opsiyonun olduğunu söylemiş) çok uzun vadede heyecan yaratıcı ama bu sezon adına bence işi zorlaştıran transferlerdir bunlar.. Ön alandaki ikisi de mecburiyetten gelmiştir.. Ayrı bir gerçek de oluşturulan bu kadronun (CM ağzıyla konuşuyorum) Türkiye tarihinin açık ara en büyük reputation'a sahip takımı olduğu gerçeğidir ki bir taraftar topluluğu, bunu başaran yönetimi bununla ne kadar gururlansa azdır.. Şu anda oynayanlar içinde Jo, Giovani, Keita, Arda, Elano, Caner, Neill ve Servet'ten oluşan bir iskelet ve arkada bekleyen Kewell ile Baros gibi oyuncular bu ülkenin tarihinde görmediği bir şöhretler karmasıdır.. Sportif başarı adına fazla önemi olmamakla birlikte bir stat için bu topluluğun müthiş bir heyecan olduğu da yadsınamaz bir gerçektir.. Giovani'nin gelişi özellikle Arda ve Kewell özelinde söylenmesi gereken bazı şeyleri de yanında taşıyor şu anda ama bunun için ilerleyen zamanlarda bol bol zamanımız olacak zaten.. Sistem adına hala endişeliyim fakat müthiş bir heyecana da sahibim şu anda.. Taraftarların da böyle bir ortamda acaba kim gidecek diye stres yapacağına anın coşkusuna odaklanması gerekliliğini savunurum.. Şu anda kimin gideceği önemsiz bir ayrıntıdan ibarettir, zaman ortaya çıkan nüveye bakıp bolca gururlanma zamanıdır..

Hayırlı olsun..

26 Oca 2010

,

Telli Turna


"KEWELL: Gazetelerde bu yazılanlar ne demek oluyor?
YÖNETİM: Eğer sezon sonu gideceksen, şimdi git...
KEWELL: Düne kadar beni istiyordunuz ama...
YÖNETİM: İki ay yoksun. Senin yerine transfer yapmamız gerek.
KEWELL: Sakatlanınca şimdi böyle mi oldu?
YÖNETİM: Ama sakatlığın uzun sürecek...
KEWELL: O zaman verin tazminatımı gideyim!"

***

Harry Kewell'la ilgili söylenecek şeyler var elbette ama önce yönetimin transfer sezonu biterken nasıl bir tasarrufta bulunacağını beklemek gerek.. O güne kadar telli turna imzalı bu fantastik diyalog burada dursun..

Sanki ekşi sözlük'te komiklik yapıyor adamlar ya, orada bile bu kadar efsanesi yazılmıyor bunların..

25 Oca 2010

Kırmızı Forma


Burada özellikle Galatasaray formaları gerek maç yazılarının içinde, gerek ayrı postlarda benim ve bu blog için önemli yer tutar.. Galatasaray bu konuda rakiplerinden biraz geriden geldi ama son yıllarda büyük bir gelişme yaşadığı ve zirveye doğru yol aldığı da ortada.. Parçalı formanın yıllarca esamesi okunmazken önce yönetim bunun farkına vardı ve parçalıyı her sene giyilen, sadece ufak rötuşlarla değiştirilen bir formaya çevirdi.. Arkasından beyaz şort ve çoraplarla beraber kullanmaya başlayarak topçuların şıklığın doruklarına çıkmasını sağladı.. İçinde arma bulunan özel fontlar (şeklini hala beğenmiyorum gerçi), turuncu ve mor gibi güzel alternatif renkler, yine çok sevmesem de 2000 UEFA Finali'nden sonra inanılan beyaz formanın uğuru ve bunun da bir klasiğe döndürülmeye çalışılması, sezon sonu ve ortasında çıkarılan yeni formalarla pazarı hareketlendirme gibi şahane icraatlar geldi, gelmeye de devam ediyor.. Bayıldıklarım var, içime sinmeyenler var.. Fakat daha önce de burada bahsettiğim gibi Canaydın döneminde değiştirilen renkleri hiçbir şekilde kabul edemiyorum.. Kulübün kurucusu Ali Sami Yen'in belirlediği renkler olmasıyla kağıt üzerinde muazzam bir uygunluk olduğunun farkındayım ama ben Galatasaraylı olurken vişneye çalan koyuca bir kırmızıyla, turuncudan iz taşıyan tok bir sarıdan haberim yoktu benim.. Ben Galatasaray'ı gerçek sarısıyla, gerçek kırmızısıyla sevdim.. Şu anki renkler ise bildiğin vişne çürüğüyle yumurta sarısı.. Kişilere rahatsızlık verme derecesi elbette farklıdır bunun ama benim aklım hiçbir şekilde almıyor bu değişikliği..

En başında güzel renkler olduğunu da düşünmüyorum.. Yeni renkler spotlar altında gerçek sarı-kırmızı gibi görünüyor ama stat ve salon spotları zaten bilinen renkleri farklılaştırmasıyla ünlüdür.. İnsanları da çoğunlukla yanıltan bu stat ışıkları oluyor zaten.. Sarı-mor renklere sahip Los Angeles Lakers, Staples Center dahil NBA'in hemen hemen bütün salonlarında sarı-lacivert olarak görünür mesela.. Renkleri olabildiğince orijinal gösteren tek salon vardır NBA'de, Minnesota'nın Target Center'ında Lakers'ın giydiği deplasman forması net bir mor olarak yansır ekrana.. Galatasaray'ın da bu renkleri spotlar altında klasik sarı-kırmızı gibi görünse de Store'larda yakından incelediğinizde foyası ortaya çıkıyor, gayet vasat renkler gözler önüne geliyor.. Tekrarlıyorum, bu subjektif bir yaklaşımdır ama forma pazarlamasında da bunun özellikle kırmızı tandanslı bir şekilde öne çıktığını düşünüyorum.. Özellikle Galatasaray kırmızısıyla ilgili iddiam şudur: Galatasaray yönetiminin bu rengi tek başına kullanarak düz kırmızı bir Galatasaray forması çıkaramayacağını, zira bunun taraftarlar arasında zerre ilgi görmeyeceğini düşünüyorum.. 2007-2008 sezonunda çıkan düz kırmızı formada bu yaklaşımı görmüştük.. Bütün sarı-kırmızı formalarda yeni kırmızıyı kullanan yönetim o formada gerçek kırmızıya döndü ve son yıllardaki en güzel formalardan biri çıktı ortaya.. Parçalı formalar dışında severek aldığım, bende bulunan ender güzel formalardan biridir zaten.. Bu sene sezon ortasında çıkarılan ve Antep maçında deplasman takımının yetersizliği nedeniyle giyilemeyen formada da aynı yaklaşımı görüyoruz.. Bu sefer renk vişne çürüğüyle gerçek kırmızının ortasında bir tona sahip fakat gerçeğin izi yetmemiş, bir de mor formada da gördüğümüz parlak kumaş kullanılarak formaya albeni katılmaya çalışılmış.. Ortaya çıkan forma yine güzel fakat ben yeni renklerle düz bir kırmızı çıkana kadar bu düşüncemin arkasında olmaya devam edeceğim.. Eğer bu rengi düz bir şekilde tek başına kullanamıyorsanız o rengin matah bir ton olmadığını yönetim olarak teyit ediyorsunuz demektir.. İşin kitaba uygunluğunu geçiyorum, ama bu renkler bir taraftar olarak beni memnun etmemeye devam ediyor..

24 Oca 2010

,

Galatasaray 1-0 Gaziantepspor


Sahaya çıkan düzen devre arasına girerken bıraktığımızdan biraz farklı, daha çok sezon başındaki görüntüye yakın ve oyuncu tercihi yönünden de biraz ilginç bir yapıdaydı.. Devreye girerken hücuma dönük sol iç pozisyonuna doğru kayan ve bunu son 2-3 maç içinde rolüne büyük bir disiplin içinde bağlı bir şekilde yerine getiren Elano yarım kademe geriye çekilip Sarp'ın yanında yer almış ve maça sağ açık/forvet olarak başlaması beklenen Arda, Nonda'nın arkasında serbest oyuncu rolüne bürünmüştü.. Sistem üzerinde çok büyük bir değişiklik olmasa da böyle bir rötuşun gelmesine neden olabilecek koşullar nedir peki? İki tane.. Birincisi hava şartları sonrasında zeminin futbol oynamak için fazla elverişli olmaması, ikincisi sol ve sağ açık/forvetlerde görev alması beklenen Caner Erkin ve Arda Turan'ın açık rollerini sağlam bir şekilde halledebilecekken forvet görevlerini bu Nonda'nın kenarlarında yeteri kadar yerine getiremeyecekleri düşüncesi.. Futbolun içinde bence gayet anlaşılır bir düşünce.. Elano'nun daha defansif bir görevle yeni bir rolde oynamasının takım savunması üzerinde yaratabileceği arızalar, sağ açıktan ortaya fizik ve defansif destek yapacak olan Barış Özbek'le garantiye alınıp soldan Caner'in çizgi oyunlarıyla birlikte Arda ve Nonda üzerinden kaleye inmeye çalıştı takım.. Burada öne çıkan sorun sağ açıktaki Uğur - Barış ikilisi hücum adına hiçbir şey üretmezken, soldaki Caner'in arkasında kendisine yeterli desteği doğal olarak sağlayamayan Balta nedeniyle yalnız kalması ve Galatasaray'ı ilk yarıdaki en önemli problemlerinin birinin devamıyla tek kanatlı, hatta yarım kanatlı bir yapıya sokmasıydı.. Merkezde Elano ve Sarp'ın önünde yer alıp orta saha anlamında en ufak bir özellik göstermeyip tamamen ikinci bir forvetmiş gibi sahada yer alan Arda Turan'ın içte yarattığı sıkıntıyla birlikte Caner Erkin'in bugünkü efsanevi performansının değeri anormal bir şekilde katlanıyor.. 90 dakika boyunca böyle bir sahada gösterdiği azim, mücadele ve teknik koordinasyon inanılmaz bir boyuttaydı.. Futbolda bazı performanslar büyütülür, abartılır, fazlasıyla cilalanır.. Sporun ruhuna uyan davranışlardır bunlar..Bu geceki Caner için yapılacak hiçbir övgünün çok görünm ihtimali yoktur fakat, efsanedir.. Böyle bir Caner bu takımda Keita döndüğü anda potansiyel bir yedek konumundayken Giovani Dos Santos'un peşinde koşulmasının, özellikle merkez bu sorunlara sahipken benim futbol aklımda mantıklı bir açıklaması da maalesef yoktur.. Arda Turan kenarda ya da içte topu en az 6 defa dürtmeden bir karar verememeye devam edip pozisyonların başlamadan bitmesine neden olacaksa Elano'nun durumuna bağımlı olarak kesilip bu Caner'in sol açıkta devam etmesinde de büyük fayda vardır..

Lucas Neill için 90 dakikalık performans sonrasında, özellikle bu sahada bir şey söylemenin fazla anlamı yok.. Gabriel Tamas için ilk 90 dakikası sonrasında yapılan yorumların "yeni Popescu" üzerinden oluştuğunu düşünürsen zaten tek maçla adam yorumlamanın mantığı olmadığını da anlarsın.. Defans dörtlüsü adına söylenecek şeyler ilk yarıda dibe vuran Balta'nın fizik yönünden oldukça toparlandığı ve sağ bekin Sabri Sarıoğlu'nu fazlasıyla özlediğidir.. Neill'a rağmen maçın başında topla öne çıkmaya çalışan Servet maç ilerledikçe biraz daha geriye çekildi ve görevi yavaş yavaş Neill'a pasladı, olumludur ilk maç için..

Elano vasattı ama sahadaki birçok takım arkadaşından daha vasat değildi.. Yeni bir pozisyon, yeni bir rol ve farklı bir zemin performansı için yeterli mazeretlerdir.. Oyundan çıkmasının da çoğu kişiyi şaşırttığını biliyorum.. Gaziantep 10 kişi kaldıktan sonra gerek kanatların yeterli bir şekilde işlememesi, gerek merkezin hücuma yeterli desteği verememesi bu zeminde forvetin çoklanmasını engelledi ve Antep'in eksikliği ortadan bir kişi alarak buraya ekleme yapma şansını verdi Rijkaard'a.. Bu eklemenin bu kadar berbat bir Nonda'nın yanına yapılması tartışılabilir ama düşünce olarak bence yanlış değildi.. Elano'nun çıkmasıysa özellikle sahada böyle bir Arda ya da kenarda hücum adına hiçbir şey üretemeyen Barış varken anlamsızdı fakat.. O Arda'nın golü getiren duran topu şişirmesiyse futbolun güzelliği, teknik kadronun kafasında dolaşan binlerce düşüncenin sahadaki tezahürü.. Bu Nonda tek cümleyle takımdan gönderilsin ve bence içe olmadı ön hatta bir transfer daha yapılsın.. Penaltıyı kaçırmasına bir şey demiyorum zira Nonda harika bir penaltıcıdır fakat bu form ve fizik düzeyindeki bir oyuncunun, kafasında milyonlarca düşünce varken penaltı kullanmayı bırakın forma giymesi bile engellenmelidir.. Yaşanan yokluklar kulüpleri böyle zorunluluklara itebiliyor işte.. Berbat performansının yanında rezalet bir penaltı kullandı ve 2 puana mal olabilirdi bugün Nonda.. Gelecek haftadan itibaren şiddetle fizik yönünden fena görünmeyen Jo'ya bırakmalıdır yerini.. 90 dakikalık Neill için yorum yapmazken yarım saatlik 32 için hiçbir şey demeyeceğim, her hattıyla Nonda'dan üstün olduğunu 10 dakikada göstermesi bu gece adına yeterlidir.. Nonda'ya da bugüne kadar verdikleri için teşekkür edilmesi olası bir transfer nedeniyle bence yerindedir..

Çok zor maçtı, son 15 dakikada gelen golle çok önemli bir galibiyet alındı.. 10 kişilik bir takım önünde kurulamayan yeterli baskı için oyuncular için yerinde olan mazeretler de gayet geçerlidir.. Dirençli ve savunma yapmasını bilen bir takıma karşı yeterli aksiyonlar bence üretilmiştir.. Yeni düzenin sağa dönen Keita sonrasında geçmişteki arızaları büyüteceğini düşünüyorum, o yönden bu maça ve şartlara yönelik bir çözüm olduğuna inanmak istiyorum.. Başlangıç güzel, sezonun geri kalanında iyi şartlarda güzel futbol izleyebilirsek o da kreması olacak..

Sarp büyük yürek..

22 Oca 2010

,

3D Futbol


Avatar beyazperdeyi 3D'yle kökten değiştirip bu tarz projelerin önünü açarken sıçrama başka alanlara da oluyor tabii.. Sky, 2008'in sonlarında başladığı 3D yayınları televizyona taşıma projesini önemli ölçüde şekillendirmiş durumda ve önümüzdeki yıl içinde futbola uyarlamayı çok ciddi şekilde istiyorlar.. James Cameron'un Avatar'da yepyeni bir teknolojiyle çoklu kamera kullanımı üzerinden müthiş bir görsellikle sergilediği 3D'yi futbola sokmak beklenen bir hamle.. Fotoğraftaki şema üzerinden beyazperdedeki 3D'ye benzer şekilde çoklu kamera kullanımı yine ilk aşamayı oluşturuyor.. İki farklı nesneyi iki farklı HD kamerayla çekiyorlar.. 2 kameranın amacı nesnelerin sol ve sağ açılarına odaklanarak bir çift göz gibi hareket etmeleri ve nesneye boyut kazandırmanın ilk aşamasını yerine getirmeleri.. Cameron bunu çok daha fazla sayıda kamerayla yapmış, ortaya bir kusursuzluk abidesi çıkmıştı.. Tabii ki evlere o kalitede bir şeyin gelmesini beklemek anlamsız.. Daha sonra iki kameradaki görüntüler renkleri ayarlamak ve perspektifi tutturmak amacıyla biraz rötuşlanıp bir 3D işlemci sayesinde basit bir üç boyutlu hale getiriliyor.. Dijital bir HD kodlayıcısı tarafından dijital bir HD platformuna geçirilen görüntü uyduya aktarılıp bu vasıtayla sinyaller halinde evlere yollanıyor.. Daha sonra sinyal işlenip 3D HDTV'lere yollanıyor ve oluşan farklı görüntüleri beyinde birleştirmek amacıyla kullanılan basit bir 3D gözlükle leziz bir şekilde izleniyor..

Proje uzun süredir işlemde fakat reklamının yapılması ve halka daha geniş kapsamlı duyurulması için Avatar gibi bir projenin beklenmesi normal.. Sky'ın 3D yayınlar için özel bir kanal açmak istediği de yaklaşık 1 yıldır bilinen bir konu.. Tüplü televizyonlardan sonra gelen HD Ready'ler bile büyük heyecan yaratmışken bunu izleyen Full HD'nin arkasından 3D HDTV'lerin geliyor olması teknolojinin muazzam devinimini de gözler önüne seriyor zaten.. Avatar'ın sinemaya zarar vereceğini söyleyedursun insanlar, 3 boyutlu maçların futbolu nasıl etkileyeceğine dair sayısız geyik de yapılacaktır proje başarılı olursa.. Şu gelişmelerin olduğu yerde endüstriyel futbola saydırsan, nerde eski maçlar desen kaç yazar? Elin adamı gitmiş projeyi yapmış, ağzının suyu akarak beklemekten başka bir şey yapamıyorsun.. Peki 20 yıl sonra nereye gidecek bu iş? Statlar evimizin içine mi gelecek gerçekten? 3 sene önce HD TV çok gereksiz, o yayınların dünyada yaygınlaşması için 5-10 yıl var diyen teknoloji karşıtları 3D yayınlara ne diyecekler merakla beklerim ben şimdiden..

Ne gerekiyor bu yayınları takip etmek için? Bir adet 3D HDTV ve bir adet 3D uyumlu gözlük.. Ki bunların da piyasada sağlam Full HDTV'lerin fiyatına eşdeğer pahada olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.. HD Ready'ler piyasadayken Full geliyor olum dedik, arkadan 100 Hz'leri bekledik.. Şimdi çıkanlar 3D.. Bundan sonra ne geleceğini bu işten anlayan biri yazsın da helak olmayalım bu yolda.. Madem gidemiyoruz Ashburton Grove'a, bari ayağımıza gelsin..

Endüstriyel futbolu seviyorum..

,

Fenerbahçe 3-1 Denizlispor


Lig tatile girince 1 aylık arada diğer ligleri izlemeye devam ediyoruz ama insan bu ligi de özlüyor.. Açılış Fenerbahçe'nin banko olduğu bir maç ama buna rağmen keyifle televizyonun karşısına geçtim ama daha görüntünün açılmasıyla bütün keyfim kaçtı.. Çalışmalar sonrası büyük zarar gören çimler maçın içinde bir de yağmuru alınca ortaya çıkan şey futbol adına büyük bir rezalet oldu.. Bunca zaman Süper Lig'siz geçen bir maçtan sonra ligin böyle bir maçla açılması futbolcular için olduğu kadar izleyiciler için de büyük şanssızlık.. Ülkedeki futboldan zaten memnun değilken gerçeklerin hava şartlarının yardımıyla da olsa bu şekilde hatırlatılması hoş olmadı..

Sahadaki yokluğu teknik anlamda açıklamanın bu maçta anlamı yok.. Maçın başında çekim açısından sol yarı sahanın daha kötü durumda olduğu bilinen bir gerçek miydi ve saha-top tercihinde etkili oldu mu bilmiyorum ama bana oldu gibi göründü.. Saha şartları yönünden maçın gidişatını etkileyen faktörler de zaten sol tarafın ağırlığı ve Fenerbahçe'nin ilk yarıdaki sağ, ikinci yarıda da sol koridorunun nispeten iyi durumda olmasıydı.. Hakan Kutlu'nun ikinci yarıda Darryl Roberts'ı kenara alıp Okan Koç'u sağ koridora alması dışında olumlu bir etkisini görmedim.. Youla'nın yeni transfer olarak kenarda bırakılmasını anlarım ama bu şartlarda zaten sahaya teknik koordinasyon anlamında bir şey koymak imkansıza yakınken ve ilk yarım saatten itibaren paspas olduğunuz ortaya çıkmışken Youla'nın neden mağlup duruma düşmeden oyuna alınmadığını anlayamıyorum.. Youla'nın bu sahada dripling yapma şansı yoktu ama ağır Fenerbahçe defansı arkasına bu şartlarda sarkması yüksek ihtimaldi.. Bu şartlarda gösterebileceği maksimum beceriyi de bir pozisyonda gösterip golünü attı.. 45'te oyuna girse, hatta maça başlasa ne değişirdiyi konuşmanın anlamı yok ama şöyle bir sahada forvet çıkarıp defans alma gafletine düşen bir teknik adamın oyuncu için bulunduğu tasarrufun direkt bir şekilde yanlış olduğunu düşünüyorum.. Bugüne kadar Ankaragücü'ndeki bayrak adamlığı dışında, özellikle de hocalık anlamında bir şey verememiş Hakan Kutlu'nun hala genç olmasına rağmen bu işten iyi ekmek yiyeceğini ben sanmıyorum..

Fenerbahçe için böyle kötü bir Denizli karşısında iç sahada puan kaybıyla başlayacağı ikinci yarı daha ilk maçtan fikstür avantajını yalanlayacak gelişmelere neden olabilirdi.. Böyle bir saha için, rakip rezalet durumda olsa da yeterli pozisyonlara girdiler.. Eminim maçtan sonra gole kadar üstüne gelen topları kurtaran Özden için iyi oynadı ama şanssız goller yedi yorumu yapılacak.. Kaygan topla üzerine gelen pozisyonlarda hata yapmamasına eyvallahı çekersin ama sonrası bildiğin kötü performanstır.. Denizli defansının 90 dakika içinde yaptığı pozisyon hataları futbol okullarında ders olarak okutulabilir.. Haftaya Galatasaray'a karşı içeride ne oynayabilecekleri büyük merakımdır.. Bu şartlarda Beşiktaş ve Galatasaray'ı da zor maçlar bekliyor..

Tobi


Galatasaray'da geçirdiği 2.5 senede o kadar az maça çıktı ki Galatasaray formasıyla büyük bir fotosunu bulmak bile çok zor oluyor Tobias'ın.. Galatasaray'ın son yıllarda yaptığı en iyi transferlerden biriydi.. 2.5 senelik süreç içinde yaşadığı kepazelikler bu özelliğine halel getirmiyor elbette.. Galatasaray eşofmanları içinde en çok yaptığı aktivite düz koşu, en çok çalıştığı ortam ise spor salonuydu.. O kadar salonda çalışıp kendisinden nasıl orta karar bir basketbolcu çıkmadı hala anlayamam mesela ben.. Galatasaray'a geldiğinde sağlam fizikli İsveçli futbolcu profili nedeniyle çok sağlam bilindi, önceki kulüplerindeki sakatlık serüvenleri hiç önüne gelmedi.. Burada yaşadığı sakatlıklar içinde muhakkak şanssızlıklar da mevcuttur zira Galatasaray'a gelmeden önce son sezonlarında belli bir istikrarı bulan adamın 2.5 senede 10-15 maça çıkamaması injury prone kavramıyla bile açıklanamaz.. Geldiğinde çift içten biri olarak oynaması konusunda az da olsa şüphelerim vardı fakat bütünleşik üçlü içinde en arkadaki oyuncu için biçilmiş kaftandı, ne yazık ki deneme fırsatına bile sahip olamadı takım.. Beklenen gerçekleşti, Jo'nun gelişiyle birlikte kontratı tek taraflı feshedilen oyuncu Tobias oldu.. Yaz döneminde bu kadar şanssızlığa rağmen camia içerisinde kendisine hiç tepki gösterilmemesine şaşırdığını söylemişti ülkesindeki bir gazeteye verdiği röportajda.. Muazzam insani özellikleri ve onu tamamen sürecin dışında bırakan faktörler taraftar arasında bile tepki görmesini engelledi, 2 seneden sonra bile acaba olur mu sorgulamasını yaptırdı.. Öyle de büyük bir hayal kırıklığıdır camia içinde.. Bundan sonrası ülkesine dönüp sessiz bir şekilde futboldan çekilmek üzerinden şekillenecektir Tobi için.. Kim bilir, belki de 5 yıl sonra süper bir İsveçli'nin bize gelmesinde rol oynayarak kendi transferine ön ayak olan eski Galatasaraylı Roger Ljung'un izinden giderek kulübe olan az miktardaki borcunu öder Tobi..

Yolu açık olsun güzel adamın..

21 Oca 2010

Joao Alves de Assis Silva Galatasaray'da


Bizim kulüpte öğrenilmiş gerçeklerden biridir, iş resmi siteye düşmeden konuşulmaz.. Ortadaki en net isim bile patlayabilir, çok alakasız bir yerden Üstünel topu 90'a takabilir.. Bunu bildiğin yerde salt bir dedikodu üzerine fazla bir şey yazmanın da anlamı yoktur.. Zaten en klas topçunun, en sağlam teknik direktörün bile formsuzluk yaşadığı ortamda Haldun Üstünel mi yaşamayacak bunu? Neill transferinden sonra Jo'da da gazeteler haberi aldı, 2 gün önceden çaktılar haberi.. Pazar günü Ay'da, pazartesi günü Sahra Çölü'nde geyikleri içinde wallpaper'ları yapılan, Neill'ın da 10 dakika konuşması benim için yetti dediği adamda büyük performans kaybı var.. Acil bir şekilde çeki düzen vermesi gerekiyor kendisine, bu kulüpte takım elbise aslanın ağzında..

Jo CSKA'dayken bayıldığım, City'ye 19 milyon pound'a geldiğinde o para anasının ak sütü gibi helaldir dediğim bir oyuncudur.. Rusya'daki performansına, o zor ligde Brezilyalı genç bir yabancı olarak vadettiği potansiyele ayrıca şapka çıkarttığım süper bir çocuktur.. En azından o zamanlar öyleydi.. Premier League'e o fiyattan merhaba dediğinde karşılaştığı ilk tepkiyse "Tamam yetenekli ama bu kadar para eder mi?" olmuştu.. Haklılık payı da vardı.. Fakat forvetler için daima söylediğim ve futbol kafam içinde her zaman geçerli olan bir şey vardır.. Bir forvet eğer 1.90 civarındaysa ve en büyük özelliği fiziği ve hava topları değilse, özellikle de o adam gençse işlenerek ortaya çıkabilecek çok önemli bir öze de sahip olduğunu düşünürüm.. 1.90'lık bir oyuncunun önüne atılan toplarda etkili olabilmesi, dripling yeteneğinin o boy için iyi olması ve fuleli yapısı ilk aşamada etiketi 10 milyon civarına çıkarır zaten.. Yıllarca target striker terimiyle etiketlenmiş John Carew'in İspanya, Fransa ve İngiltere'de yıllarca ekmek yiyebilmesini sağlayan, onu benzer fizikli diğer oyunculardan farklılaştıran en büyük özelliği de budur mesela..

Jo'nun Galatasaray'a gelişi önemli bir olay, ama 2 yıldır şu transferleri gördüğümüz ortamda çok büyük bir heyecan değil.. Galatasaray'a 6 aylık kiralık olarak gelişiyle City'den Everton'a yine 6 aylığına kiralık gidişi yönünden benzerlikleri büyük.. Adnan Polat'ın bir yabancı daha alacağız, bunu aslında forvete düşünmüyorduk ama Baros'un sakatlık sürecinin uzaması bizi bu yola itti açıklaması ilk tercihin orta saha olduğunu gösterdi.. Futbol gerçeği olarak da ilk yarıdaki Galatasaray'ı takip eden herkesin bunun farkında olacağı da daha önce defalarca ifade edildi zaten.. Jo'nun Everton'a gidişinin de takımın sakatlıklarla boğuşup forvetsiz kaldığı bir ortamda geldiğini hatırlıyoruz.. City'de Mark Hughes'un komutası altında futbol adına verdiği hiçbir şey olmadı.. Ben farklı olacağını düşünmüştüm ama bu sonucu da çok anormal bulmadım.. 87'li bir oyuncu olarak tamamen toplama bir takım haline gelmiş, son derece kaliteli isimlere sahip bir takım içinde kendisini ifade edememiş Jo'nun David Moyes tarafından tercihi bile önemli bir referanstı.. O yokluk içinde ilk etapta çok iş yaptı, farklılık getirerek oldukça golcü bir başlangıç gösterdi fakat daha sonra etkisi ve marjinal faydası giderek azaldı.. Yine de geçen senenin ikinci yarısında Everton'a önemli güç kattığını söylemek yanlış olmaz.. Zaten Moyes'in de kiralık süresini uzatması ve bu sene de Jo'yu kadroda tutması bunu açık ve net gösteriyor.. Bütün bunların altında ne yazık ki CSKA'daki potansiyeli Everton'da da gösterdiğini ben söyleyemem.. İngiltere'ye 1.90'lık, güzel bir futbolcu fiziğiyle geldi.. Bunun üzerine de ekledi ama 1.5 senelik sürede ilk gelişindeki inceliği devam ettiriyor.. CSKA'da gösterdiği bitiriciliği de olumlu anlamda İngiltere'de sürdürdüğünü söylemek zor.. Bir Brezilyalı için teknik özelliklerinin düşük olduğu gerçeği ise Premier League'in fiziğe dayalı yapısı içinde biraz daha fazla ortaya çıktı ve 1.5 senelik genel bir başarısızlık öyküsü ortaya çıktı..

Peki bu süreç Galatasaray'a nasıl yansır? Turkcell Süper Lig son derece nevi şahsına münhasır bir ligdir ve her zaman iddia ettiğim gibi bir forvet için son derece zor bir ligdir.. Ve bağlacından öncesi için kariyerinde sezonluk çift haneli gol sayısı olmayan Baros'un bu ligde 20'yi geçmesi, İspanya'da gol kralı olarak gelenlerin ise burada önündeki topa vuramayacak hale gelmesi gösterilebilir.. Forvetler için genel zorluğu ise elbette Baros örneğiyle açıklanamaz fakat son derece düşük sezonluk gol ortalamaları, 1980'lerin zihniyetiyle oynayan küçük takımlar, oldukça bozuk saha zeminleriyle ifade edilebilir.. Önümüzde bir EPL başarısızlığı var fakat bu ligin farklı dinamikleri ve bu dinamiklerin EPL'den çok Rusya'ya benzerlik göstermesi Jo için bir çıkış kapısı olabilir.. Önceki performanslarından hiçbir oyuncunun bu ligde başarısız olacağını iddia edemezsiniz.. Bunu yalanlayacak sayısız transfer görmüştür Türkiye, sonuncusu Kayseri'de gol krallığına doğru koşmaktadır mesela.. Bunun tam tersi de geçerli elbet.. Taraftar arasında büyük heyecan uyandırması normaldir, büyük bir isimdir en başta.. Hala 23 yaşında, 1.5 sene önce 25 milyon euro'luk bir transfer yaparak dünyanın en iyi ligine transfer olmuş bir topçudur, etiketi vardır.. Fakat Elano'nun gelip 3 ay paspası oynadığı bu ligde beklentilerin minimuma çekilmesinde ise fayda vardır.. Burası başka bir yerdir zira.. Galatasaray taraftarının da büyük transferler gelip onların ortaya koyduğu performanslar ortaya çıktıkça bu olgunluğa doğru da yavaş yavaş gittiğine dair inancım sonsuzdur..

Takıma gelişindeki kulüp ve oyuncu motivasyonu da önemli elbette.. Bu adamın bu lige gelişi ilk aşamada 6 aylık ve bunun uzaması için vasatın üstüne çıkması bile yetmeyecek, önce bunu bilmekte fayda var.. Tamamen takımın içine düştüğü çıkmazda kurtarıcı olması için, Everton'daki duruma benzer bir şekilde takıma katıldı ve eğer varsa bonservis opsiyonunun devreye girmesi için efsane bir performans göstermesi gerekiyor.. Zira o rakam en az 8-10 civarındadır tahminim ve Galatasaray'ın sezon sonunda böyle bir riski alabilmesi için Jo'nun muhteşem bir performans göstermesi gerekiyor.. Devre arasında takıma katılma ve yeni bir ülke, farklı bir lige gelme gibi faktörler devreye girince ben bunun gerçekleşeceğini düşünmüyorum.. O yüzden de gelecek adına heveslenmenin bir anlamını şu an için göremiyorum.. Üstüne taraftarın karşı yakaya icraatları nedeniyle takılmalarını boşa çıkaracak bir Avrupa'da oynayamama durumu var ki oldukça negatif bir hadisedir gözümde.. Ligin Avrupa'dan üstün tutulduğuna dair uzun zamandır bu kulüp içinde ilk defa gördüğümüz bir hadisedir, üzücüdür (Burada Canaydın dönemini hariç tutuyorum, kıyaslama içine girmeyecek bir öyküdür o 6 sene).. Atletico'nun form tutmasından önce bile zor olan dış seyahati iyice yalana getirmiş, işleri şansa bırakmıştır.. Bunu geçelim, oyuncunun özellikle City'de futbol dışında yaşadığı birkaç problem de bizim basın tarafından mutlaka takımın önüne getirilecektir.. Jo'yu tanımıyorum, kişiliği hakkında konuşamam ama bugüne kadar yazılanlar çok da sağlam bir kafa yapısına sahip olmadığı yönünde şüpheler oluşturmuştur.. İngiltere'de yapamadığı çıkışta küçük bir yüzde de olsa mutlaka bunun da payı vardır..

Son olarak Jo'dan sonra da Dos Santos bekleyen taraftarlar için şunu söylemek isterim, bu ortamda forvet hattına bir transfer daha gelmesi benim gözümde imkansızdır.. Baros'un dönüşünden sonra Jo'yla beraber oynamaları Baros'un sol ya da sağ açık/forvete gitmesiyle mümkündür fakat daha o opsiyon geçerli olmadan Arda, Kewell, Keita ve Elano'dan birinin yedek olacağı düşünülür, üstüne de son 1 ayda ortaya çıkan Caner Erkin opsiyonu eklenirse bu rotasyona artık başka oyuncunun gelemeyeceği kendiliğinden ortaya çıkar.. Eğer ıskartadaki yabancıların bir anda gönderilmesi gibi bir durum oluşmuşsa bu transferi içe beklemek daha mantıklı olur..

Sonuç olarak iyi ve güzel ekleme.. Ne daha azı, ne daha fazlası..

14 Oca 2010

Masters 2010 Çeyrek Final



Ronnie O'Sullivan
6-4 Neil Robertson

Marco Fu 2-6 Peter Ebdon

Allister Carter 3-6 (Rory McLeod 6-2 Mark Williams)

Shaun Murphy 6-4 Stephen Hendry

Stephen Maguire 6-3 (Mark King 6-2 Jimmy White)

Ryan Day 6-0 Joe Perry

Mark Selby 6-1 Ding Junhui

John Higgins 2-6 Mark Allen

İlk turda oynanan snooker'ı Masters gibi bir turnuvaya, böyle bir isme yakıştırmak çok zor.. Wild card mücadeleleri başlangıçta zaten bu sinyali verdi.. Jimmy White'ı beklendiği gibi yenen Mark King'in ilk turda Stephen Maguire'la oynadığı maçsa fiyasko mücadeleler tarihine altın harflerle yazıldı.. Mark King'in rezaletine eklenen berbat Maguire vuruşları ve bunun sonucunda Maguire lehine çıkan 6-3'lük sonuç fenaydı.. Benzer şekilde ilk turun en düşük profil mücadelesinde Ryan Day'in Joe Perry karşısındaki 6-0'lık skoru benzer etki yarattı.. Day'in o kadar vasat bir oyunla Perry'ye halkayı takmasını iyiyi bırakın standart snooker'la açıklamak mümkün değil..

İlk turun en kaliteli maçı Ronnie - Robertson arasında oynandı.. Neil 3-0 yaptı, Ronnie ondan sonraki 7 frame'in 6'sını alıp maçı imzaladı.. Neil öne geçerken ve ondan sonra Ronnie geri dönerken mükemmel snooker oynadılar.. Ronnie'nin maçı defansif oyunla döndürüşü bence muazzam.. Maçtan sonraki açıklamalarında %20'lik uzun potla kazanmayı düşünemezsiniz bile, berbat oynuyorum tadında açıklamalar yapmış.. Gençlik dönemindeki çizgisinden çok uzak olduğunu ekleyip yer yer umutsuzluk kokuları getiren cümleler kurmuş.. Üstüne bugün Peter Ebdon'u maçın başında perişan edişi beni çok şaşırtmadı.. Daha önce söylediğim gibi Neil Robertson'u Masters ilk turunda geçen Ronnie O'Sullivan bu turnuvanın en büyük favorisidir..

Selby'nin Ding'i geçmesinden daha önce bahmetmiştim.. Shaun Murphy'nin Stephen Hendry'yi 6-4'le geçtiği maç da ilk turun en kaliteli ikinci maçıydı bence.. Hendry'nin ilk seansta gösterdiği kalite ve Shaun Murphy'nin buna verdiği cevap iyi snooker'ı ortaya çıkardı.. 5-3'ten sonra 5-4 yapıp sadece renklilere kalarak 10. frame'i de garantilemeye yaklaşan Hendry'nin yeşilde yaptığı hata affedilir gibi değildi.. Murphy de muazzam bir şans topuyla birlikte affetmedi.. Orada maçı decider'a götürse ibre tamamen Hendry'ye dönecekken elendi İskoç.. Geçmişi başarılarla dolu eyvallah ama öyle bir mağlubiyet alemin kralı olsanız adamı hırpalar, 1 ay bıraktırır snooker'i..

Son olarak Mark Allen'in John Higgins'i yenişine gelelim, büyük sürprizdir gözümde.. Ama gerçekten harika oynadı Allen.. İşin içinde Higgins'in bir dönem antrenmanları bırakması ve Allen'in çok yakın bir arkadaşının kaybının sağladığı yüksek motivasyon var.. Allen'in 45 yaşındaki snooker ve pool oynayan bir arkadaşının kalp krizi sonrasında hayatını kaybetmesi kendisini UK Championship'te büyükbabasını kaybedip bundan üst düzey motivasyon üreten Stephen Maguire'a yaklaştırıyor.. Tipini de, tarzını da sevmem ve buna neden olan en büyük faktör Roket hakkındaki abuk açıklamalarıdır.. Higgins maçından sonraki duygusal açıklamaları ve Higgins'i överken araya Ronnie'yi de sıkıştırması ise güzeldi, yaptığı yanlışın farkında olduğuna delalet etti.. Çeyrek final mücadeleleri şu şekilde:

Ronnie O'Sullivan 6-3 Peter Ebdon

Mark Williams 6-4 Shaun Murphy

Stephen Maguire - Ryan Day

Mark Selby - Mark Allen

Mark Williams'ın Murphy galibiyeti de ilginç ama ilk turdan sonra kokuları yavaş yavaş almıştık.. Maçı izleyemedim, bir şey diyemiyorum.. Maguire - Day maçı yine kötü geçmeye namzet.. İlk maçında devamlı mimik ve jest yapan Maguire'ın Perry'den simit yapan Day karşısında ne yapacağını merak ediyorum ama bu maç da yüksek kalite vadetmiyor gözümde.. Selby - Allen maçı ise ilginç bir boyuta geldi ilk tur maçlarından sonra.. İki sürpriz, iki genç ve kalite oyuncu.. Selby Masters'ın hası, Allen ise çok farklı bir kafa yapısıyla geliyor maça.. Buradan çıkan adam finalin büyük adayıdır.. Ronnie - Williams maçından Roket'in çıkıp Allen'la finalde Dünya Şampiyonası'nın hesabını kesmesi dileğimdir ama Selby - Roket finali de fena olmazdı..

Turnuva benim için de inanılmaz bir deneyim oluyor tabii.. Keyfi, zevki harikulade.. Bu arada Emre Yazıcıol sadece efsane snooker anlatmıyormuş, aynı zamanda oynuyormuş da.. Tahmin ediyordum zaten, masanın etrafında da gözlem yapma şansına sahip oldum..

Lucas Neill


Transfer beklerken yine Galatasaray'dan ters köşeyiz.. İsmi çıkan oyuncu gelmez derken yaklaşık 2 yıldır Galatasaray'la ilgili transfer haberlerinin büyük bölümünü meşgul eden Lucas Neill'ı bağlamış takım.. Haldun Üstünel'e son 2-3 gündeki Neill haberlerinden sonra özellikle yakıştıramadım transferi.. Bonservisi elindeyken bile benim pek inandığım bir transfer değildi, bir kulübe bağlandıktan sonra ve onda da son maçlarda ilk 11 çıkmaya başlayınca son 2 günde çıkan haberlere de çokça güldüm burada.. Ama söz konusu Galatasaray ise bir şey diyemiyorsunuz transferde.. Daha geçen gün Arsenal deplasmanında 11 çıkıp stoperde oynayan Neill Türkiye'ye geliyor..

David Moyes biraz paracı bir adamdır, bu yaşta bir adamdan 1 milyon euro olsa da bonservis gelince takımda tutmayıp bırakmış.. Bu yaklaşım son maçların önemli bölümünde oynamış, hem de stoperde yer almış geyiklerini biraz da olsa çürütmeye yeter.. Daima Türk futbolunda stoperlerden, açıklardan, önliberolardan bozma beklerin yer almasına içerlediğimi belirtiyorum, Galatasaray'ın savunma göbeğindeki problemi natureli stoper olmayan bir oyuncuyla çözmeye çalışmasını da oldukça ilginç karşılıyorum.. Harry Kewell'a bağlamanın bence fazla mantığı yok, Kewell'ın kalmasının böyle bir transfere baktığını asla düşünmüyorum.. Johan Neeskens'in Neill'la ilgili düşünceleri bu bağlamda akla gelen ilk hadise.. Devşirmeden bahsederken Neill'ın çok saf bir bek olduğunu söyleyemeyiz zaten ama en güzel yıllarını orada geçirdiği bir gerçek.. Yine de oyuncu yapısı ve mental yönden Servet Çetin'i tamamlamak için uygun bir parça olabileceğini düşünüyorum.. Servet'in ağırlığını kapatabilecek, arkasını süpürebilecek bir oyuncu.. Kafaca çok olgun bir oyuncu olması da geri dörtlüye komuta gerektiğini sık sık belirttiğimiz bir ortamda oldukça olumlu görünüyor.. Tandemi Gökhan Zan'dan kurtaracak olması da işin bonusu, kıvırcık peruğu..

Hayırlı olsun..

10 Oca 2010

Masters 2010


Bu gece bize yine İstanbul yolu görünüyor ama bu sefer turnuvayla bağıntılı bir yolculuk bu.. Geçtiğimiz ay UK Championship sırasında Emre Yazıcıol'dan aldığım davet sonrasında Masters'ta, başta yarın olmak üzere en azından birkaç defa beraber yayında olacağız.. Daha önce güzel insan Caner Eler'le birlikte FIBA Diamond Ball'da da yaşamıştım fakat bir snooker turnuvasında, özellikle Masters gibi önemli bir organizasyonda snooker yayını bambaşka bir deneyim olacak tabii benim için.. Emre Yazıcıol ve Eurosport ekibine davetleri için bir teşekkürü de buradan etmek isterim bu vasıtayla.. Dolayısıyla blog güncellemesini ve Masters takibatını buradan ne derece yapabilirim bilmiyorum ama ara sıra diğer konularda ve turnuvayla ilgili yazmaya çalışacağım..

Turnuva bugün başladı ve ilk ilginç skor çıktı.. İlk 16 ve iki wild card sahibinin katıldığı, bu kadar klas oyunculu turnuvada sürpriz gerçekleşti demek kolay değil ama son iki sıralama turnuvasında final oynayan ve UK Championship'i kazanarak 3 yıl aradan sonra bir sıralama turnuvası kupasını evine götüren Ding Junhui'nin açılış maçında son zamanların düşüşteki oyuncusu Mark Selby'ye 6-1 yenilmesi garip karşılanabilir.. Artık mental problemlerden pek bahsetmiyoruz ama önemli turnuvaları kazandıktan sonra oyuncuların serip antrenmanları sekteye uğrattıkları Mark Williams'tan, Shaun Murphy'den, Graeme Dott'tan bildiğimiz hadiselerdir.. Uzakdoğu felsefesinde pek bunlar yok ama belki biraz etkili olmuştur genç Çinli'nin üzerinde.. Snooker'da ayrı bir gerçek de ne kadar formda olursanız olun elit oyuncuların her şeyi yapabilecekleri gerçeğidir ki Selby de böyle bir oyuncudur.. Maçta mükemmel vuruşlar yaptığını hem kendisi, hem de Ding söylemiş zaten.. Masters'ta hep iyi oynadığını da eklemiş Selby.. 2008'deki ilk Masters'ında şampiyon olmuş, geçen sene ise finalde galibiyete yaklaşmış fakat Ronnie engeline takılmıştı.. Bu turnuvaya da iyi başlangıç yaptı..

Eşleşmeler şöyle:

Ronnie O'Sullivan
- Neil Robertson

Marco Fu - Peter Ebdon

Allister Carter - (Rory McLeod - Mark Williams)

Shaun Murphy - Stephen Hendry

Stephen Maguire - (Mark King - Jimmy White)

Ryan Day - Joe Perry

Mark Selby 6-1 Ding Junhui

John Higgins - Mark Allen

2 wild card sahibinin 15. ve 16. sıralardaki oyuncular karşısında işleri zor.. Mark Williams'ın Rory McLeod'u, Mark King'in ise yaşayan efsane ama artık snooker'i bitme noktasına gelmiş Jimmy White'ı geçeceğini düşünüyorum.. İlk turun ilgi çekici mücadeleleri bügünkü Selby - Ding ve salı günü oynanacak Ronnie - Robertson maçları olarak öne çıkıyordu.. Ronnie için bence özellikle kilit maç ilk tur mücadelesi.. Eğer geçtiği takdirde finale kadar rahatlıkla yürüyebileceğini, hatta geçen seneden sonra ikinciye de yakın olduğunu düşünüyorum.. Ryan Day ve Joe Perry'nin en düşük profilli ilk tur maçında Day galibiyete yakın olan taraf ama Perry'nin turnuva sürprizi olma gibi bir potansiyeli bence mevcut.. Buradan çıkıp yürüyebilecek bir Perry, bir de Mark King var ki önceki turnuvaların tecrübesi de bence bu adamlara bu bağlamda dikkat edilmesini işaret ediyor.. John Higgins yeni şoparlardan Mark Allen karşısında favori.. Çitileyip snooker masasına bırakması gerek Allen'i.. Fu - Ebdon ve Murphy - Hendry maçlarına da ilk turda dikkat etmek gerek.. Her ne kadar Golden Boy'un Murphy'yi zorlayabileceğini düşünmesem de Fu - Ebdon maçı hem sıkıcılık, hem de çekişme yönünden çok şey vadediyor..

Sol açık


Aslında Trabzonspor maçından sonra da bir şeyler karalanmalıydı hakkında ama ilk maç olması acaba dedirtti.. Bugün de rakip zayıftı, üstüne eksik kaldı ama 3 golün de içine girerek kalitesini tekrar gösterdi.. Geldiğinde zaten burası da dahil olmak üzere her yerde yazıldı, çizildi.. Natureli sol açık olan bu üstün gencin kendi mevkiinde neler yapabildiği, 16-17 yaşında piyasaya çıkıp genç oyuncu kavramının hakkını vererek yurtdışına transfer olan ve orada fiziksel yönden gelişiminin, var olan hız ve seriliğinin düşüşe mi geçtiği, yoksa üstüne konarak devam mı ettiği bilinmeyen bu genç adamı hem CSKA'da devşirilmeye çalışıldığı, hem de Galatasaray'da yedeklemesi için alındığı sol bekten başka yerde görememiştik.. Sadece Trabzonspor maçı, sol bek olarak çıktığı bütün maçların üstünde olan bu güzel çocuk sol açıktaki ikinci maçında da döktürmeye devam etti.. 4 mevkii için elinde 5 tane klas oyuncu bulunan Galatasaray'da realite Caner'in sol beki yedeklemeye devam etmesidir, bütün arızalarına rağmen orada da gelişmeye devam etmesi umduğumuzdur.. Fakat Kewell'ın durumunun belli olmadığı, Arda'nın menajeri vasıtasıyla zırt pırt Avrupa kelamlarını dile getirdiği bir ortamda arkada böyle bir cevherin beklediğini bilmek, olası sakatlıklarda orada Caner de var yahu diyebilmek şu an için taraftar açısından müthiş olsa gerek.. Benim açımdan durum budur en azından.. Yıllardır genç yetiştiriciye adı çıkıp bu kavramın içini Arda ve Sabri dışında dolduramayan Galatasaray transferle de olsa böyle güzel bir çocuğu alması da ayrıca güzel bir hadisedir..

Tez zamanda bonservisinin alınmasını temenni ediyorum..

8 Oca 2010

Togo'ya Saldırı


İşte yıllarca iç savaş yaşamış, onu atlatsa da izlerini silememiş bir ülkeye büyük organizasyon vermenin zararları.. Ülke ve kıta fark etmiyor, terör dünyanın her yerinde var.. Antrenmanları için otobüsle mekanlarına doğru ilerleyen Togo Milli Takım otobüsüne ağır ateş açılması sonrasında ülke ve futbol gündemi birbirine girmiş durumda.. Otobüsün sürücüsü olay yerine can vermiş, çok sayıda yaralı olduğu da gelen haberler arasında.. Yaralılardan iki tanesi (edit: sayının dört olduğunu söyleyen kaynaklar da var) Togo futbolcusu.. İngilizler olaya direkt Emmanuel Adebayor yönünden yaklaşıp onun durumunu merak etmişler.. City yetkilileri de kafayı yemiş durumda ama Adebayor'un sorunu yokmuş.. Futbolcular çok uzun süreli ateş altında kaldıklarını ve ortalığın kan gölüne döndüğünü, bu olayın şokunu atlatmanın mümkün olmayacağını söylemişler.. Hiçbiri şu anda maça çıkmak istemiyormuş doğal olarak, muhtemelen takım olarak turnuvadan çekilecekler.. Büyük gelişim içinde olsalar da ülke içi güvenliği asla tam anlamıyla sağlayamayan ve bu konuda kuşkularla turnuvaya giren Angola ise bu olaydan sonra çok büyük yara alacak, ki alsın da.. Şu olaydan sonra o kupadan ne hayır gelir, insanlara sahadaki futbol ne kadar zevk verir göreceğiz.. Yazık..

Patrick Vieira City'de


Roberto Mancini'nin takımın başına geçtiği günden beri birinci hedeflerinden biri olan Vieira City'ye imzayı atmak üzere.. Uzun bacak İngiltere'ye uçtu ve kontrollerden geçiyor, yarın sabah transferin açıklanması bekleniyor..

Transferin hangi amaçla yapıldığına dair net bir fikir yok.. City'nin kalabalık bir bölgesine yapılan Mancini merkezli bu eklemeden neler beklendiğini anlamak da kolay değil.. De Jong, Ireland, Barry ve Shaun Wright'ın dahil olduğu rotasyondan çok şeyler beklenen ama bunları şimdilik karşılayamayan Kompany çıkar gibi olmuştu.. Böyle kalabalık bir oyuncu topluluğunun üzerine transfer edilecek olan Patrick Vieira ya Mancini'nin Barry ve Ireland arkasında direkt olarak Fransız'ı tercih edeceğini, ya da bazı oyuncuların performansından memnun olmadığı için aba altından gösterilen bir sopa olarak rotasyona sokulacağını gösteriyor.. Mancini'nin Inter'den eski öğrencisi.. 2006/2007'de puan rekoruna gittikleri tek yenilgili efsanevi sezonda düzenli bir oyuncu olmasa da rotasyonun çok önemli parçalarından biriydi Vieira.. Sakatlıklardan çektiklerinin yanında takıma da büyük fayda sağladı.. Ondan sonra bu sezona kadar daima düşen maç sayıları ve dakikalarla 33 yaşında ıskartaya çıkmak üzere olan bir oyuncu görünümüne girdi..

Arsene Wenger'in Vieira'nın City'ye transferini güzel karşılayan politik tavrı bir yana gidişinde olumsuz olmasa da fazla etkilenmeyeceklerini ima eden sözleri hala hafızalardadır.. Keza Henry'nin Barcelona'ya sürpriz transferi sonrasında da neden gittiğini gelecek sezon görürsünüz demiş, hem Henry'nin sol açık ve sakatlık sorunları, hem de Adebayor'un muazzam patlayışı belirince Wenger'e hak verilmiştir.. Hangi amaçla söylediği ise dehanın aklında gizlidir.. Wenger gidenin arkasından ağlamayan, gelene hoşgeldin diyen bir güzel adamdır.. Vieira'yla ilgili güzel açıklamalarının arasına aynı bölgedeki kendi gençlerinin övgüsünü sıkıştırmadan da durmayan bir afacandır.. Winterburn'un Vieira bu EPL'de, bu fizikle yapabilir mi düşüncesi yoldan çevireceğiniz adamın bile bu transfere dair söyleyeceği ilk sözlerin bir özetidir zaten.. Fizik yönden çökmezse Barry ve Ireland'ın arkasında oynadığı müddetçe rahat eder.. Ama sorunlu diz ve kasıklarla nereye kadar çökmez, EPL sertliğiyle yeniden tanışana kadar bunun cevabı yok.. Açık ara en sevdiğim takım performansının göbeğindeki adamdır Vieira.. Sevgimiz, saygımız hiçbir zaman bitmez.. Uzun bacak örümcekliğini yine göstersin, fuleli adımlarıyla aldığı toplarla ceza sahasına o girişleri yeniden göstersin.. 2 tane gerçek Vieira maçı izleyebilirsem kendimi bu transfer nedeniyle şanslı addederim..

Ligine hoşgeldin Patrick..

Morlu Ronnie


Mora yatkınlık zaten İzmir Atatürk Lisesi ve Los Angeles Lakers'tan varken bir de Galatasaray işin içine girmişti bu sene.. Ronnie O'Sullivan da boş durmamış, mor akımına ıstakayla katılmak istemiş.. Tavır olarak Roket'ten hem beklenecek, hem de beklenmeyecek bir seçim aslında.. Barry Hearn'ün snooker'ın başına gelmesinden hemen sonra gerçekleşmesi reklam kokan hareketleri de beraberinde getiriyor.. Geçen sene Masters'ın ilk günü eline geçen ıstakayla çıkıp şampiyonluk kazanan adam bir de mor ıstakayla bu sene şampiyon olursa adı cue legend'a çıkar..

Bu arada World Snooker Championship ve UK Championship'ten sonra Masters da sponsorunu buldu.. Hold'emcilerin yakından tanıdığı Pokerstars turnuvanın yeni sponsoru.. Yakışır büyüklere..

5 Oca 2010

Hoz Comics & Evolve or Die & The Joker


Benim için Türk çizgi roman yayıncılığı Marvel hikayelerini yayınlayan Arkabahçe Yayıncılık'ın verdiği sözleri bir türlü tutamamasından itibaren yavaş yavaş piyasadan çekilmesiyle bitmiştir.. Mali durum elverdiği sürece orijinalden takip ettiğim çizgi romanların genellikle Türkçe'ye çevrilmiş bütün yayınlarını edinmeye çalışırım zira bu yayınları çıkaran adamlara destek olmadan bu ülkede çizgi romancılık bir yere gelmez.. Keza sevdiğin karakterleri kaliteli çevirilerle Türkçe okumak apayrı bir duygudur, iyi çevirmenlerin elinden okunan hikayeler müthiş keyif verir.. Amazing Spider-Man'in J. Michael Straczynski'li en klas hikayelerine girilen yolda Ultimate evrenine ve Hulk, Daredevil, Sin City, Wolverine, Batman, Hellblazer ve Punisher gibi karakterlere dalarak harika bir iş gerçekleştiren Arkabahçe bir türlü devamını getiremedi, çünkü bu ülkede insanlar çizgi romana para vermeyi anlamsız görürler.. Bunun sonucu olarak da V For Vendetta gibi orijinalinden çok daha güzel edisyonlara sahip mükemmel eserleri kaçırırlar, sonra pespaye bir uyarlamasını izleyip devrimci kesilirler.. Böyle bir ortamda çok sık ve farklı karakterlerle kaliteli yayınlara dalalım diyen adamlar satış yapamayınca önce mükemmel Ultimate serisinin kalitesini düşürdüler, sayı sayı çıkarmak yerine cilt işine döndüler ama devamını bir türlü getiremediler.. Belki az ama öz çıkararak planlı bir büyüme gerekiyordu ama uzaktan tanıdığım kadarıyla bu hadiseye tamamen gönül işi olarak bakan adamlar önce küçülmeye gitti, daha sonra da bütün yayınların kepenklerini birbir indirdiler..

Bu ülkede Fumetti okuyucusu çok fazla, eski jenerasyonun tamamı İtalyan çizgi romanına meyilli ve bunun sonucu olarak bu yayınlar bir şekilde düzenli olarak devam ediyor.. Ben Fumetti'den fazla hoşlanmıyorum ama iyi ki devam ediyor, o karakterleri seven insanlar iyi ki düzenli bir şekilde çizgi romanları Türkçe okuma fırsatını bulabiliyor.. Comic'lerde ise o kadar şanslı değiliz.. 1N Yayıncılık'la başlayıp Arkabahçe'ye devam eden seri bitmişti, ben de Türk piyasasını takip etmeyi bırakıp Marvel ve DC'yi orijinalden takip etmeye çalışıyordum.. Ne var ki geçenlerde uzun süredir uğramadığım Kızılay'a gidiş sonrasında Karanfil'deki Dost Kitabevi'ne girip çizgi roman bölümüne yollanmamla birlikte muazzam yenilikler gördüm.. Bunun üzerine bir post ayırmak da şart haline geldi..

Ne zamandan beri varlar bilmiyorum ama Hoz Comics adlı bir yayınevi anladığım kadarıyla Spider-Man'in yayın hakkını almış ve son yılların en iyi serilerinden biri olan "Evolve or Die" hikayesini çok klas bir ciltle piyasaya sunmuş.. Evolve or Die, Spidey'nin son dönem düşmanları arasında okuyucuyu en çok cezbeden ve Venom gibi taraftar bulan Morlun'la Spidey'nin ikinci kapışmasını anlatıyor.. Arkabahçe Yayıncılık, Amazing Spider-Man serisini yayınlarken Ezekiel ve Morlun'la Spidey'nin girdiği yeni yolun başlangıcını vermiş, ilk Spidey vs. Morlun kapışmasını bize yaşatmış ve o aralar yayınları durdurmuştu.. Hoz Comics serinin Türkiye'de kalan bölümünden itibaren devam ederek okuyucuya duyduğu saygıyı da göstermiş, ne kadar teşekkür edilse azdır.. Görebildiğim kadarıyla onlar da Fumetti ağırlıklı bir yayın politikasına sahipler.. Ben nasıl comicsever olarak Fumetti sevmiyorsam, Fumetti hastaları da Comic'lere karşı genelde mesafeli yaklaşır, hatta önemli bölümü Amerikan yayınlarını çizgi roman olarak görmez.. Ama İtalyan ağırlıklı yayın yapan ve bu işe bu şekilde gönül veren insanların Türkiye'deki comicseverleri düşünmesi de ayrı bir güzelliktir ve bu anlamda da kendilerine ayrıca teşekkür edilmesi gerekir.. Biraz araştırdım internette ve cilt halinde Spider-Man serisini her ay yayınlayacaklarını öğrendim.. Son dönemde beni bu kadar sevindiren bir haberi uzun zamandır almamıştım.. Blog takipçileri arasında da Marvel yayınlarını, Spider-Man'i seven insanların olduğunu biliyorum ve ilgili herkese Hoz Comics'in çıkardığı bu yayının alınmasını rica ediyorum.. Ancak ilgi göstererek bu yayınların adedi artabilir çünkü Türkiye'de.. Ocak sayısı da yine cilt halinde kısa bir süre sonra raflardaki yerini alacakmış.. Bir anda 300 sayfa Türkçe Spider-Man okumak muazzam bir keyif olacak.. Özellikle Straczynski'nin çok güzel hikayelerinin geldiği yerden devam eden serinin ilerisinde Civil War da var ve birkaç ay sonra sanıyorum sıra ona da gelecek.. Marvel evreninde çığır açan oldukça kaliteli hikayeler bunlar.. Özellikle ilk sayı olan Evolve or Die, Spidey hayranlarının gönül tellerini titreten bir hikayedir.. Kaçırılmaması gerekir..

Amerikan yayınlarındaki yenilik bu kadarla sınırlı değil.. Arkabahçe şekil değiştirerek Gerekli Şeyler olarak yayın çıkarmaya başlamış anladığım kadarıyla.. Raflarda Brian Azzarello'nun The Dark Knight'taki efsanevi Heath Ledger Joker'inden esinlenerek çizdirdiği ve yazdığı mükemmel The Joker hikayesi de cilt olarak çıkmış.. 100 Bullets'ı birkaç ay önce sonlanan ödüllü süper yetenek Azzarello'nun bu hikayede çıkardığı iş de muazzam boyutlarda.. Sinemanın çizgi roman dünyasını ne kadar etkilediği yönünde çok önemli eserlerden biridir The Joker da.. Özellikle filmdeki Joker'e hasta olan insanlar için birebirdir.. Gerekli Şeyler de anladığım kadarıyla yavaş yavaş kaliteli hikayeler yayınlamaya devam edecek.. Kasım ayında vefat eden Emre Yerlikhan'ın Türkçe'ye çevirdiği bu hikaye onun anısına koleksiyona katılmalı ve saygıyla okunmalıdır..

Avatar: Sinemada Devrim?


Bu filmle ilgili bir şeyler karalamak için bu kadar geç kaldığıma hala inanamıyorum ama IMAX'in ülkeye tek kopya gelmesi ve tam filmin geldiği zamana denk gelen İstanbul seyahati ilk olarak IMAX'te izleme eğilimini doğurdu bende ve açılışı biraz geç de olsa öyle yaptım.. Ankara'ya dönüş sonrasında bir de Real D'de izleyip aradaki farkı test etme sonucu olarak IMAX'i beklemenin filme gitmeden önce yapılan eleştirileri doğrularcasına yanlış bir seçim olduğunu gördüm ama pişman değilim.. Real D'de filmin renkleri kesinlikle çok daha canlı öncelikle.. Zaten siyah 3D gözlükleriyle görsellik uğruna filmin renklerini zaruri bir şekilde soluklaştırıyoruz, üzerine ülkeye gelen IMAX kopyası da normale göre daha karanlık ve cansız olunca ortaya çıkan durum pek hoş olmuyor.. İlk günlerdeki seanslarda ortaya çıkan IMAX'teki altyazının 3D olarak değil de 2 boyutlu hazırlanması sonucu insanları çok rahatsız etmesi problemini de düzeltmişler, ben izlediğimde yazılar güzeldi fakat Real D'de izleyince düzeltilmiş halinin bile yalan olduğunu görüyorsunuz.. IMAX'in tek avantajı olan büyüklüğe gelince, biraz daha geniş bir çerçeve sunduğu muhakkak ama 3 boyut nedeniyle perdenin daha öne gelip biraz daha küçülmesi ve Real D'de yer bulamama sıkıntısıyla biraz önlerden izlemem sonrasında çok net bir büyüklük farkı göremedim.. Yine 3 boyutun derinliğinde de arada net bir fark yok ama hangisini daha öne koyarsın perspektif yönünden derseniz cevabım yine Real D olur.. Sonuç olarak IMAX deneyimi maalesef bekleneni veremiyor, James Cameron "Ben bu filmi IMAX için çektim kardeşlerim." derken ülkeye tek ve böylesine kötü bir kopyanın gelmesi ise Türk sinemacılığı adına (salon işletmeciliği yönünden) büyük bir fiyasko oluyor..


Filme geçiyorum.. Senaryonun derinliği yok, hikaye de daha önce çekilmiş birçok eserden tanıdık ve klişelerle dolu tekrarına girecek değilim.. Günün sinema eleştirisinde "çok klişe" kullanımı bile bu kadar klişe olmuşken artık bu cümleleri tekrarlamak istemiyorum.. Zaten filme giderken de az çok böyle bir hikaye akışıyla karşılaşacağımı biliyordum.. Steven Soderbergh'in film setini ziyaret ettikten sonra kurduğu cümlelerin birebir yansımasını gördüm ben perdede.. Bir filmin %70'ini CGI çekip insan boyunun 1.5-2 katına yakın mavi yaratıklarla dolu bir film ortaya koyuyor ve 3 saat boyunca her sahnede bu yaratıkların yaşadığına inandırabiliyorsan beni bu iş kendi adıma bitmiştir, başlı başına da bir devrimdir bu.. 10 küsur yıl boyunca bu projeyle uğraşmak, film uğruna dilbilimcilerle kafa kafaya verip ortaya yeni bir lisan çıkarmak, uğruna sinema teknolojisinin gelişimine katkıda bulunmayı geçtim, tamamına yakını özel efekt ve animasyondan oluşan bir filmi tek bir karede, tek bir planda bile gerçekçilikten koparmamak, bu kadar mübalağalı tasarlanmış Pandora ormanlarını yaşayan bir organizma olarak göstermek filmin müthiş başarısının altında yatan gerçektir ve 500 milyon dolar harcandı, elbette yapılacak kolaycılığıyla hiçbir şekilde açıklanamaz.. Zira James Cameron böyle efsane bir adamdır, en basit hikayelerden bile kült filmler, başyapıtlar çıkarmasıyla nam salmıştır.. Bu nedenle dünya sinemasının en müthiş efekt kullanıcısıdır, an itibarıyla en iyi aksiyon-bilim kurgu yönetmenidir.. Filmden önce helikopter içindeki Michelle Rodriguez'in bir karesini görmüştüm ve altında bu fotoğrafın %100 CGI'la oluşturulan bir kareden çekildiği yazıyordu.. Filmin nasıl manyakça bir şekilde geldiğine delalet eden bir numaralı kanıttı bu.. Filmde Michelle Rodriguez'in helikopter sahnelerine özellikle dikkat ettim.. O fotoğrafı doğrulama şansına filmi izledikten sonra sahip olamadım ama eğer gerçekse bu iş burada bitmiştir.. İnsanlı sahneleri dışarıda bırakıyorum, fazla spoil etmeden iki Na'vi'nin öpüştüğü sahneye odaklanmak bile ortaya çıkan manyaklık için yeterlidir benim gözümde.. İki mavi yaratığın öpüşmesinde dudaklarda oluşan yumuşaklığı ve bileşimi bile bütün ayrıntılarıyla üç boyutlu bir şekilde gözler önüne getiren Cameron'ın önünde eğilmek istiyorum..


Filmi birkaç yıldır beklememe rağmen ilk postu 6 ay önce yazmış ve bir kullanıcıdan karşıt fikir almıştım.. Sağolsun postu da yorumlarla güncellemeyi sürdürdü.. James Cameron'un George Lucas ve Steven Spielberg gibi adamları hayatı boyunca kıskandığı ve Star Wars, LOTR ve Matrix serileri gibi başyapıtları ortaya koyamadığı için denemeler içinde olduğuna dair bir eleştiri geldi.. Öncelikle bunu cevaplarken "masterpiece" (başyapıt) kavramının içini açmakta fayda var.. Başyapıt janr içinde değerlendirilirse önem kazanır, yoksa her sinemacının kendisi adına bir başyapıtı vardır.. Bunlar da önemlidir fakat türü değiştirip geliştiren eserler bu kavramı daha çok hak eder bana kalırsa.. Matrix modern klasiktir ve başyapıttır, doğrudur.. Star Wars efsanesi de öyledir, hem janr içinde, hem de Lucas'ın kendi adına başyapıtıdır.. Zaten yönetmenlik adına Star Wars'a takılıp kalmış, bunca sene başka üretim yapamamıştır.. Yazarlığına ve prodüktörlüğüne ne kadar saygı duyulsa azdır tabii.. LOTR için aynı şeyi söyleyemem, PJ'in başyapıtı özelliğini kesinlikle alır ama türe yeni bir yorum getirmez.. Fantezi edebiyatından uyarlanmasıyla bu alanda değerlendirilirse belki.. Mükemmel bir üçlemedir, Peter Jackson'un yorum gücüne ve sinemasal hünerlerine şapka çıkartılır, LOTR'a aşık olan biri olarak sinemada ağlatır da fakat diğer yandan değerlendirilince sadece mükemmel bir seridir, sinemaya fazla bir şey katmamıştır.. James Cameron'a gelelim, ortaya çıkardığı iki filmlik Terminator serisi, özellikle ikinci film bilim-kurgu aksiyonunun hala dünyadaki en klas örneğidir bence, ve yine bence 3 Matrix filmini toplasanız T2'deki olgunluğu elde edemezsiniz.. Türün başyapıtının sözlük karşılığıdır.. Jonathan Mostow tarafından tekrara gidilip McG kifayetsizinin elinde mükemmel Terminator evreninin şebek edilmesi ise JC'nin suçu değildir.. Özellikle ilk iki filmde, hatta üçüncü filmde de devam ettirilen paralel evrenler üzerine sunulan teorilerr, hala birçok kişinin zaman yönünden gidişatı anlayamadığına inandığım, binbir yazı okunarak ancak kavranan özelliğiyle sadece aksiyon ve efekt anlamında değil, türün her anlamında 20 sene önce devrim yapmış ve hala aşılmaya çalışılan bir eşik yaratmıştır.. Benim için Star Wars'tan da, Matrix'lerden de, LOTR'lardan da daha değerli bir sinema eseridir ama elbette bu tamamen subjektif bir değerlendirmedir..


Avatar'ın kesin bir sona bağlanmaması ikinci filmin JC'nin de aklında olduğu gibi geleceğinin habercisi.. Cameron T2 ve Aliens'la gösterdiği gibi devam filmlerinin de en klas adamlarından biridir dünyada.. Bu anlamda eğer ikinci film gelirse bundan daha iyi bir eser olacağına inancım bugünden vardır benim.. Muhabbeti sonlandırırken sevgili Orkun Çolakoğlu'na IMAX deneyimini yaşamamızdaki katkılarından dolayı teşekkür eder, film çıkışındaki cümlelerinden birini buraya koymak isterim: "Artık Maskeli Beşler'i de 3 boyutlu çeksinler, yoksa bu ülkede sinemacılık biter."

Filmden çıktığımda aklımda olan şey ise kendi adıma tekti.. Bir gün Spider-Man'i de 3D şekilde, gökdelenler arasında ağlarıyla dolaşırken izleyebilmek.. James Cameron'un Sam Raimi'den önce Spider-Man serisine talip olup yazdığı ilk senaryoda Spidey'ye araba kullandırması ise ilginç bir ayrıntı olmakla beraber kendi dingilliğidir ve iyi ki gelmemiş dedirtir.. Süper beyinler de bazen cozutabiliyor tabii..

Saygılar James abi..

Blogger tarafından desteklenmektedir.